Haftalık Bağımsız Gazete 19 Ekim 2019

Yaz sıcağı, kebapçı şarkıları, MilyonFest ve 1000. sayı


Melis DANİŞMEND

Melis DANİŞMEND

Okunma 08 Ağustos 2019, 16:16

Hava sıcak. İnsanoğlumuz ne acayip. Sıcak olur, “Soğuk nerede kaldı!” diye ağlaşır; soğuk olur, “Sıcak nerde!” diye vahlaşır.

Hava sıcak ve yazın ortasını geçtik. Artık zamanın geçiş hızını anlama kapasitem lisede sinüs, kosinüsleri anlama seviyeme kadar geriledi (anlamamıştım). Bir bakıyorsun yaz geldi diye seviniyor, kafanı çevirdiğin an yaz bitiyor diye depresyona giriyorsun. Arşivime bakıp, geçen sene tam da bu zamanlar Gazete Kadıköy’e ‘Yaz Biterken’ başlığı altında benzer şeyler yazdığımı fark edince, “Eyvah eyvah!” dedim ve sürekli aynı şeylerden bahseden yaşlılar gibi olmamak için susmaya karar verdim.

Ayıptır söylemesi, bu satırları yazarken bir kebapçıdayım. Ve fonda smooth jazz çalıyor. Demin de eskilerden Fransızca bir şarkı çaldı. Mekanların müzikle ilişkisi her zaman ilgimi çekmiştir. Bilhassa kebapçıda caz, meyhanede soul, huzur bulmaya geldiğin bir deniz kıyısında son ses elektronik müzik çaldığında. Bazen işi fazla komplike hale getirmemek en doğrusudur. İnsanları bulunduğu ortamdan koparmayacak, atmosferle ahenk içinde olacak müzikler çalmak; basit ve anlaşılır… Bir keresinde taksiye bindiğimde şoför (ben daha kapıya yürürken kanal değiştirdiği son derece belli olacak şekilde) Allah düşmanıma dinletmesinlik bir techno müzik açmıştı. Ama hani Antalya’da köpük şovlu kulüplerde çalınan cinsten. Kulaklarımdan kan gelmek üzereyken dayanamadım, “Pardon siz bu müziği seviyor musunuz?” diye sordum. Adam önce şaşkınlıkla dikiz aynasından bana baktı. Sonra, “Yani…” dedi, kafasını yana eğerek ve mahçup biçimde gülümseyerek. “Siz hangi müzikleri seviyorsanız bana onu açar mısınız?” dedim. Güldü. “Şaka yapmıyorum, açın açın” dedim. Şaşkındı ama bir anda sadece suratına değil, resmen tüm vücuduna bir gevşeme geldi adamın. Yani sanki o ana kadar bir kraliyet sofrasında elini kolunu nereye koyacağını bilemeyen, stres içindeki bir konuktu da ben sevdiği müziği çalmasını isteyince sevinçle, “Bacım, aslan bacımmm” diyecekmiş gibi kolları yumuşaya yumuşaya, sırtının kamburu rahatlaya rahatlaya başka bir kanalın düğmesine bastı. Karşımıza ya Orhan Gencebay ya Müslüm Gürses çıktı, tam hatırlamıyorum. Sevdiği başka şarkıcıları sordum. Hakan Taşıyanlar, Funda Ararlar… Bir bir dökülüyordu. Bir ara öyle bir hale geldi ki, “Ufak 35’liğimizi de alıyoruz mesai bitiminde, çekiyoruz sahile, değme keyfimize” deyince, “Aman sonra eve nasıl dönüyorsunuz arabayla, yapmayın!” noktasına gelmiştim, kabarık saçlı emekli öğretmenler gibi. Ama adam mutluydu, kendisi olma fırsatı bulmuştu.

İnsanın dinlerken kendisi olma fırsatı bulabileceği müzikler ne kadar azaldı diye düşünüyorum bazen. Yeni çıkan şarkıların ve müzisyenlerin bazılarına baktığımda aşırı hayal kırıklığına uğruyorum (ki bu başka bir yazının konusu). Yaratıcılık, derinlik, ilham verme açısından iyi işlere de rastlıyorum ama, “Hah işte!” diyeceğim şeylerin sayısı sanki giderek azalıyor. Çünkü kolaycılık, içerik değil popülarite, müzik yapanın müziği değil de kendisini -bilhassa sosyal medyada- yılbaşı hediye paketi misali sunuşu giderek daha ‘mühim’ hale geliyor. Her şey daha hızlı ve yüzeysel şekilde ilerliyor. MilyonFest’lerle ilgili bir tartışma sürüyor bir süredir, bilenler biliyor. BirGün’de yayımlanan, Anıl Aba’nın kaleme aldığı eleştiri yazısına festivalin sanatçı organizatörü Serkan Fidan’ın yine gazete üzerinden verdiği yanıt (ve hatta yazarı da olduğu BirGün’ü bırakmaya varan sitemi), ardından Pinhani’nin kurucusu Sinan Kaynakcı’nın fikirlerini Facebook üzerinden açıklaması derken ben en çok neye odaklandım biliyor musunuz? O kadar ama o kadar uzun zamandır Türk müzik endüstrisindeki bir mesele, kişi, etkinlik/eser hakkında yazar-çizer-sanatçı-organizatör takımından birbirine bağlı zincirleme eleştiri/fikir beyan etme yazıları okumuyorum ki, resmen -konu son derece hararetli şekilde ilerlese ve çeşitli açılardan üslup ve ‘hakikat belirsizliği’ sorunları yaşasa da- özlediğim bir münazara ortamına düşmüş gibi hissettim kendimi. Fark ettim ki, müzik basının ölümüyle ve ülkemizde kültür-sanat gazeteciliğinin ve hatta gazeteciliğin hakkıyla yapılmaması ve yaptırılmaması sebebiyle bu tip farklı görüş çarpışmalarının ağırlıklı gazete yazıları üzerinden ilerlemesini (yani direkt sosyal medya, yorum ya da post’lar üzerinden olmamasını), konuların bir giriş-gelişme-sonuç niyetiyle kaleme alınmasını (yani bilmem kaç karakter sınırlamasıyla sloganvari metinler yazılmamasını) feci şekilde özlemişim, hasret kalmışım.

Neyse bitirirken başka şeylerden bahsedelim. Gazete Kadıköy’ün 1000. sayısına ulaştık. Ocak 2018’den beri yani bir buçuk seneyi aşkın zamandır yazdığım ve lafın gelişi değil hakikaten bir parçası olmaktan çok memnun olduğum tatlıcık bir gazete bizimkisi. İşlediği konulara yaklaşım biçimi, belli bir mesafede duruşu, cool’luğu ve vizyonuyla etrafa övünerek, “Yazarıyım” dediğim bir mecra. Geçen hafta Moda IDEA’da yapılan kutlamasında Yazı İşleri Müdürü Semra Çelebi’nin dediği gibi, “20 yıl geçti ve bu gazete bayram ve özel günler haricinde her hafta cuma günü okurla buluştu.” Bir yerel gazete için alkışlanacak bir başarı. İyi ki varsın Gazete Kadıköy. İyi ki tanıştık. Nice güzel haberlere ve yazılara.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.