Haftalık Bağımsız Gazete 22 Nisan 2019

Yaşayan çizgilerin peşinde “yarım asır”

Bülent Arabacıoğlu

Bülent Arabacıoğlu


Erhan DEMİRTAŞ

Okunma 19 Eylül 2018, 11:39

Karikatürist Bülent Arabacıoğlu ile çizerliğe başlama hikayesini, yarattığı karakterleri, Kadıköy’ü ve günümüz mizah dünyasını konuştuk

Gırgır ve Çarşaf gibi birçok karikatür dergisinde uzun süre çizerlik yapan, Tipitip ve En Kahraman Rıdvan’ın yaratıcısı karikatürist Bülent Arabacıoğlu ile söyleştik. Öğrencilik yıllarında Kadıköy’e gelen ve bu semti çok sevdiğini söyleyen Arabacıoğlu, “Çizginiz yaşayan bir çizgi olduğu sürece beğeniliyor. Sinemada oyuncuların rol yapmaya çalıştığını hissettiğinizde izlediğiniz şey tat vermez. Gerçekmiş gibi rol yaptığı zaman ona inanırsınız, en saçma hikayeye bile inanırsınız. Rıdvan’da da o çizimlerin detayları izleyen kişide onun gerçek olduğu, yaşanmış bir olay olduğu hissini yarattı.” diyor.

KARİKATÜR DÜNYASINA GİRİŞ

Karikatür çizmeye nasıl başladınız?  

Meslek edinmem için babam beni erkek sanat okulunda elektrik bölümüne verdi. O dönemde sanat okulunda bir diploma projesi verdiler. Bir evin elektrik tesisatını çizmem gerekiyordu. Ben tesisatı çizdim, sonra o evi dışarıdan manzaralı arkada ağaçlarla çizip teslim etmiştim. Hoca çok beğenmişti ve  panoya asmıştı. O olay beni çok teşvik etti. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde harita bölümüne girdim ama içimde hep çizim hevesi vardı. Okulda olduğum dönemde hep tahtaya, arkadaşlarımın karikatürlerini çizerdim. O giderek bende gelişti ve haritacılığı da sevmemeye başladım. Çünkü o yıllarda biz idealistiz, 68 kuşağıyız. 68’de girdim ben üniversiteye. 6. Filo protestolarına katılmışız. Staja gidiyorum haritacılık okurken, rüşvet kol geziyor. Biz stajyeriz almıyoruz ama bir yere giderken görüyosunuz onu. Ben de bu işi yapmam dedim. Eşime de demiştim ‘Ben karikaütrist olacağım haritacılık yapmayacağım haberin olsun’ diye. O da ‘tabii desteklerim’ dedi. Ben okulu bitirdim. Gazetede ‘Yurt dışında da karikatür çizmek ister misiniz?’ diye bir ilan vardı. Eski karikatürist Şenol Kirpikçioğlu’nun APS diye bir şirketi vardı; yurt dışına çocuk kitapları, karikatürleri gönderirdi. Oraya girdim, 3 ay kadar çalıştım.

Sonra diğer dergilerde çalışmaya başladınız tabii.

Evet, matbaacı bir komşumuz vardı. ‘Biraz karikatürlerinden örnek ver de benim tanıdığım bir karikatürist var, Raşit Yakalı, o incelesin’ dedi. Hevesle götürdüm ona. Bir taraftan da APS’ye devam ediyorum. Baktı inceledi, ‘Güzel de bunlardan bizim burada bir şey olmaz’ dedi. Çünkü o zar zor anca çiziyor karikatürünü Dünya Gazetesi’nde. ‘Ama Hürriyet Gazetesi bir ilave çıkaracak Bonbon diye, seni ona göndereyim’ dedi. Ben hevesle oraya gittim. Baktılar incelediler, ‘biz bunları haftasonu ilavesinde çıkarırız ama sen burada daimi olarak çalışmak ister misin’ dediler, ‘isterim tabii ki’ dedim. Ay başında gel başla dediler. Bu şekilde Hürriyet’e girdim.

TİPİTİP VE EN KAHRAMAN RIDVAN’IN DOĞUŞU

Sizinle özdeşleşen iki karakterden biri “Tipitip” nasıl doğdu?

Çarşaf’ta çalışırken, bir reklam ajansından bana ek iş geldi. Aslında dışarı çalışmamız yasak ama akşamları ek iş olsun diye alırdık. Bir sakız firması bana bir teklif getirdi, yeni bir karikatürlü sakız yapmak istiyoruz, ona bir karakter bulunacak ve karikatürleri çizilecek diye. Birkaç eskiz yaptım götürdüm ve adamlar beğendi. O toplantıda Tipitip adı çıktı ve karikatürlerini yapmaya başladım. Tabii ki oun baskı tekniği normal ofset, düz makineler gibi değil rotatif baskıyla ve Türkiye’de o sırada yok bu. Almanya’ya gönderiliyor çizdiğim işler, orada baskısı yapılıyor sonradan Türkiye’ye geliyor. Hürriyet Gazetesi’nde de kadrom devam ediyor bu arada. Askerliğimi yaparken bir gün televizyonda bir baktım Tipitip’in reklamı. Bu benim çizdiğim karakter diye çok şaşırdım, çok heveslendim. Her hafta yaklaşık bir dakikalık çizgi film yaptık. Çizgi filmlerin son 5 saniyesinde Tipitip’in bir macerası oynuyordu,  çocuklar onu dizi gibi seyrediyordu.

Bir de En Kahraman Rıdvan’la “savulun kötüler” dediniz. Bu macera nasıl başladı?

Türkiye’nin  Süleyman Demirel zamanı insanların en ufak şey için bile kuyruklarda beklediği dönemdi. Sakız reklamları antipatik olmaya başlamıştı. Ayrıldık ve ben tekrar Çarşaf’a ve Semih Bey’e gittim. ‘Sen Çarşaf’ta tekrar çizmeye başla’ dedi. Semih Bey ayrıldı ve Çetin Emeç geldi işin başına. Bir buçuk iki ay kadar çalıştım. Çetin Bey’in yönetim tarzıyla benim anlayışım uyuşmadı. Bu işi yapacaksam bilen birinin yanında yapmam lazım dedim. Oğuz Aral’ın Gırgır’ına gittim, hatta bir karakter hazırladım kendime. ‘Burada çalışmak istiyorum’ dedim. ‘Çalışabilirsin ama şu an tüm sayfalar dolu’ dedi. Günaydın’a bağlıydı o zaman dergi. ‘Günaydın’ın bir eki olarak Laklak çıkacak, sen orada başlarsın’ dedi. ‘Gırgır’a da espri çıkarsa çizersin. Fakat şunu bil, ben burada çocukları amatörken alırım, çalışırız belirli bir kıvama geldikten sonra sayfalara koyarım. Benle çalışmak zor çünkü senin bir çizgin var’ demişti. Prototip olarak götürdüğüm karakter de Rıdvan’dı aslında ama tamamen farklı bir çizimdi. Daha şişmandı ve saçları uzundu.

Rıdvan’a son şeklini nasıl verdiniz?

1980’in Eylül ayıydı. Yine sabahladığımız bir gece, ben de karikatür çizmek için bekliyorum. Sayfa sekreteriyle arkadaşlar konuşuyor, Nuri abi hala getirmedi işini diye. Nuri Kurtçebe Gaddar Davut’u çiziyordu o sıralar. Oğuz abi beni çağırdı. ‘İşe girerken bana getirdiğin karakteri bir daha getir, onu haftaya gireceğiz’ dedi. Eve gittim buldum, sonra bazı değişiklikler yaptık ve son halini aldı. Ertesi hafta Nuri’nin hikayesi karıştı, ben Rıdvan’ın öyküsünü hazırlıyordum. O iki hafta Oğuz Abi beni çok yordu. Yayına girmesinden bir gün önce, günlerdir uykusuz olduğum için ellerim titriyordu. Hikayesi, karakteri bitmişti ama bir türlü çene çizemiyordum. Kalemi kağıdı aldım, Oğuz Abi’nin yanına gittim, ‘ben çizemiyorum al başkasına ver’ dedim. O da şok oldu. ‘Sen bunu şimdi çizmezsen bir daha hiç çizgi çizemezsin ama seni de anlıyorum çok yorulmuşsun’ dedi. Oradaki herkese dağıttı işi ve herkes bir ucundan tuttu, sabaha doğru yetişti. ‘Ben ismimi koymak istemem, burada herkesin emeği var dedim. Ama bir sonraki hafta her şeyini kendim yaparım ve o zaman yazarım’ dedim. Ondan sonra Rıdvan beğenildi.

Neden çok sevildi?

Çizginiz yaşayan bir çizgi olduğu sürece beğeniliyor. Sinemada oyuncuların rol yapmaya çalıştığını hissettiğinizde izlediğiniz şey tat vermez. Gerçekmiş gibi rol yaptığı zaman ona inanırsınız, en saçma hikayeye bile inanırsınız. Rıdvan’da da o çizimlerin detayları izleyen kişide onun gerçek olduğu, yaşanmış bir olay olduğu hissini yarattı. Espri düzeyi de güzeldi. Erotizm vardı ama pornografi yoktu, aşırı siyaset de yoktu. Çünkü derginin diğer her tarafında siyaset vardı yeterince. Rıdvan kriminal olsun dendi. Her haftanın sonunda bir sonraki haftayı merak ettirecek hikayeler yazıyordum. Almanya’dan telefon açıp bir hikayenin sonunda karakterin nasıl kurtulacağını soran biri olmuştu. Okuyucunun mantığı tabii farklı, onu tam değerlendirmem mümkün değil ama o dönemki okuyucu beğenmişti. 80-89 arası, benim Gırgır’da çalıştığım dönem bir ara üniversitede anket çalışması şeklinde araştırma yaptı Oğuz Abi. Hocalar geldiler tek tek bizlerle konuştular, sonra okuyucularla konuştular. Sonuç açıklandı, en çok sevilen Avanak Avni’ydi, ikinci Rıdvan’dı.

“KADIKÖY’DEN KARAKTER ÇIKARIYORDUM”

Sizin döneminizde de özellikle teknik anlamda zorluklar vardı ama şu an karikatür dergilerinin yüksek maliyetler yüzünden kapandığı gerçeğiyle karşı karşıyayız.

SEKA diye bir fabrikamız vardı İzmit’te. Çok iyi olmasa da kağıt basıyordu, kapatıldı. Kağıtları oradan alıyorduk ve orası ayrıca ambalaj sektörüne de üretim yapıyordu. Yurt içi ve yurt dışındaki fiyatlar çok farklı. Şimdi artık dövizin artmasıyla üstesinden gelinemeyecek rakamlara geldi. Benim eski Rıdvan’ları seri halinde bastı Uykusuz. Sonra “Gececi” diye ayrı bir dergi çıkarmaya başladılar, şu an çıkarılamıyor çünkü kağıt bulamadılar. Dağıtım şirketinden paralarını alamadılar, kağıt fiyatları da yükselince dijital ortama taşıdılar ama onun da bir geliri yok.

Siz bilgisayarla da haşır neşirsiniz. Karikatür illa kağıtta mı olmalı?

Ben izlemek için kağıdı, basılmış olanı tercih ediyorum. Şu an çalışmalarımın çoğu bilgisayar üzerinde ama kağıda çizmenin çizer üzerindeki etkisi de çok farklı. Bilgisayar için özel tabletler var, ben almamaya direniyorum, kağıdın tadı benim için apayrı. Fakat siz istemeseniz de çağ oraya gidiyor. Ama bunun iyi formülünü bulmak lazım, sonuçta bu bir fikir sanat işi. Şimdi telif meselesine bağlı olarak biraz azaldı ama yine de vergi konusu tam arzu ettiğimiz gibi değil. Yurt dışında bunun çok daha teşvik edici yönü var. Bizde sanatı teşvik etmemek için ne gerekiyorsa yapıyorlar, maddi olarak da manevi olarak da engellemeler var.

Sizce 70’lerde 80’lerde gördüklerinize göre ne değişti?

Bana göre en büyük değişim aşırı muhafazakarlık oldu. Elbette insan dininde hür olmalı, istediği ibadeti yapar yapmaz, o kişinin kendiyle ilgili bir şey. Ama günümüzde mahalle baskısı dedikleri şey bütün Türkiye’de fazla olmaya başladı. Kendi üzerinizde olmasa bile bir otobüse bindiğinizde açık giyinmiş bir kadına insanların bakışında bunu hissedebiliyorsunuz. Biz Demirel’i, Özal’ı çok eleştiriyorduk. Özal bizim dergiye telefon açıp ‘Şu kapakta beni yerden yere vurmuşsunuz. Onu bir gönderin de çerçeveletip asalım.’ diyecek kadar da saygılıydı. Eleştiriye tahammül vardı. Biz küfür etmiyorduk, hakaret etmiyorduk. Şimdi günümüzde insanlar bir hayvana benzettiği için hapse giriyor.

“İLERİ YAŞ GURUBUNA ULAŞMAK LAZIM”

Uzun zamandır Kadıköy’de yaşıyorsunuz. Şimdilerde ne yapıyorsunuz?

Şimdi emekliyim. Çalıştığım dönemde bazen 5-6 şirkete aynı anda çalıştığım oluyordu. Şimdi o yoğun tempoyu bayağı azalttım. Haftada iki gün üniversitede illüstrasyon üzerine ders veriyorum. Kadıköy yakası benim için önemli. 69’dan beri Kadıköy’deyim. Bir ara ilk evimi karşıda Kent Şekerleme’nin desteğiyle Maçka’da aldım. 14-15 sene orada kaldım, sonra Acıbadem’e geldim ve uzun zamandır buradayım. Burada yaşamayı, dolaşmayı yürümeyi seviyorum. Yüyüşlere çıkarım, pazara gider alışveriş yapmasam da gezerim. O sırada insanları gözlemleyip kaydediyorsunuz, daha sonra çizerken onlar tipleme olarak çıkıyorlar.

Şu an söyleşi yaptığımız Karikatür Evi’ne de sık sık geliyorsunuz. Neler düşünüyorsunuz bu mekanla ilgili ?  

Ben çok olumlu bir gelişme olarak görüyorum fakat eğitilenler bakımından birazcık daha yaş grubunu büyütmek gerekir diye düşünüyorum. Elbette çocukluktan itibaren verilenler ileriki yıllarda ona çok şey katıyor. Ama biraz daha ileri yaş grubuna da ulaşmak lazım. İnsanları zorla da getiremezsiniz, gençleri de çekecek şeyler bulmak lazım. O da olursa mükemmel olacak. Benzer bir oluşumun Eskişehir’de de olduğunu biliyorum. Daha sosyal demokrat belediyelerin yapısından çıktığını biliyorum. Sonuçta karikatür sanatında eleştiri ve abartı vardır ve Osmanlı’dan beri hiçbir dönemde çok sevilen bir sanat dalı değildir. Karikatür biraz insanları rahatsız edebiliyor. Memnun değilim ama bir şekilde suyu döktüğünüz zaman su kendi yolunu bulur, yine doğru yerden akar diye düşünüyorum.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.