Haftalık Bağımsız Gazete 27 Kasım 2021

Enkazın altında filizlenen yaşam

Araştırmacı Ayça Yüksel, “Enkazda Hayatta Kalmak Adına Geri Gelen Metis: Bostan” yazısıyla İstanbul’un bostanlarını ve “kolektif bostan” hareketlerini inceliyor. Yüksel ile İstanbulluların gıdaya erişim sorunlarını ve bu sorunun etrafında örgütlenen gıda dayanışma ağlarını konuştuk

Enkazın altında filizlenen yaşam
Erhan DEMİRTAŞ

Korona virüsü salgını hiç şüphesiz İstanbul gibi büyük şehirleri her açıdan olumsuz etkiledi. Dört bir yanı betonla çevrilen bu şehirde; ulaşım, konut ve gıda hakkı daha fazla sorgulanır hale geldi. İstanbul’da özellikle ekonomik ve sağlıklı gıdaya erişim salgınla beraber daha da zorlaştı. Bundan 50 yıl önce bostanlarıyla ve bahçeleriyle nüfusunun önemli bir kısmını doyuran İstanbul, günümüzde ise taze sebze-meyve açısından tamamen dışa bağımlı halde. Peki nasıl oldu da İstanbul bu hale geldi. Kadıköy’deki bostanlara ne oldu? Ayça Yüksel, Notabene Yayınları’ndan on bir araştırmacı kadının katkısıyla oluşan “Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor” adlı kitapta kaleme aldığı “Enkazda Hayatta Kalmak Adına Geri Gelen Metis: Bostan” yazısıyla hem İstanbul’un bostanlarını hem de salgınla birlikte ortaya çıkan “kolektif bostan” hareketlerini inceliyor. Yüksel ile söyleştik ve İstanbul’a bostanların nasıl geri geleceğini konuştuk.

 Yazınızın içeriğine dair konuşmadan önce isterseniz kitaptan bahsedelim.

“Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor” sadece içeriğinde değil üretiminde de kadın dayanışmasının olduğu, kolektif şekilde gerçekleştirilen bir çalışma. Bu açıdan çok anlamlı ve aynı zamanda birbirinden değerli makaleleri barındırıyor. Bu vesileyle, beni bu harika çalışmaya dahil eden ve derlemenin editörleri olan sevgili Özlem S. Işıl ve Selma Değirmenci’ye buradan bir kez daha teşekkürlerimi iletmek isterim.

Salgın süreciyle beraber “ekonomik ve sağlıklı gıda hakkı” daha fazla konuşulmaya başlandı. Bunun nedenleri nedir sizce?

Kent, ekoloji ve gıda arasındaki ilişkiler son derece kritik bir krize gebe olduğundan bu konular daha sık gündeme geliyor. Temiz gıdaya olan ihtiyaç gelecekte çok daha büyük bir problem şeklinde karşımızda olacak. Pandemi süreciyle beraber, mevcut toplumsal yaşantı içinde zaten var olan bazı eşitsizliklerin çarpıcı bir şekilde görünür hale geldiğini deneyimledik. Bunlardan en can alıcı olanı da temiz gıdaya erişim konusu. Kırılganlığın bu kadar eşitsiz bir hale geldiği koşullarda, bununla en ağır biçimde yüzleşmek zorunda kalan kesimler için doğrudan “açlık ve kıtlık” riski oluşuyor. Bu gibi anlarda, “Eğer her şey durursa, temiz ve güvenilir gıdaya nasıl erişeceğiz?” sorusu yakıcı bir şekilde karşımıza dikiliyor. Çünkü kent yaşamında gıdayı kendi kendimize üretme araçlarından yoksunuz. Tam da bu yüzden balkonlarda ve bahçelerde bitki üretiminin aynı süreçte artış gösterdiğini gözlemledik.

“ORADAKİ DOMATES KİME YETER?”

Yazınızda salgınla birlikte ortaya çıkan sorunların çözümü noktasında örgütlenen gıda dayanışma ağlarını inceliyorsunuz. Bu ağlar İstanbul gibi büyük şehirlerde önem arz etse de sürdürülebilir olması da başka bir tartışmaya kapı aralıyor. Ne dersiniz?

İlk kısıtlamalar döneminde, İstanbul’un 23 ilçesinde “dayanışma ağları” kuruldu. Bu örgütlenmeler, kısa süre içinde “kolektif bostan” hareketi başlattılar. Kullanılmayan boş alanlar, bahçeler, balkon ve teraslar bitki yetiştirmeye açıldı. İlk etapta, 100’e yakın yerde fide ekimi yapılmıştı. Yazımda, bu bostan hareketinden esinlenerek yola çıktım. Aynı zamanda Anna Tsing’in matsutake mantarlarının öyküsü de çıkış noktalarından biriydi. Bostanı kent yaşamında canlıları hayatta tutacak, bir araya getirecek üretken ve dayanışmacı bir imkân olarak ve insanmerkezci olmayan bir yaklaşım arayışı eşliğinde sorgulamayı denedim. 

Süreklilik durumu her dayanışma ve örgütlenme için yakıcı bir problem. Bir kere toprakla uğraşmak çok meşakkatli bir iş. Bunu kentte yapmak çok daha zor. Sınırlı imkanlarla gerçekleştirdiğim gözlemlere göre bu konuda elini taşın altına koymaya gönüllü kesimlerin varlığı da pek kalabalık sayılmaz. Sonuç ne olursa olsun, yaşanan ve ortaya konulan deneyimin neye karşılık geldiğine odaklanmayı tercih ederim. Çünkü dayanışma ağlarının, “Covid-19 sürecinde sağlıklı gıdaya nasıl erişeceğiz?” sorusundan hareketle başlattıkları kolektif bostancılık faaliyeti, içinde önemli ipuçlarını taşıyor. Temiz gıdaya erişimin, bizatihi onun üretimi ve dağıtımına kolektif bir şekilde emek koyarak, müdahil olarak mümkün olabileceği fikrini hatırlatıyor. Aynı zamanda bu bostan hareketi, temiz gıdanın herkese ait bir hak olduğunu bir kez daha gösteriyor. Günümüzde krizde olduğu düşünülen gıda sistemiyle, onun içinde yüzleşmeyi deneyen ve belki de ona kesikler atabilecek pratiklerdir bunlar. Sürekliliğin kırılgan oluşu ise, genel anlamda buradaki fikri ve fiziki üretimin imkânlarından devamlı koparılmamızla ilişkili. Sadece somut imkânlardan bahsetmiyorum, aynı zamanda “kentte bostan mı olur, oradaki domates kime yeter?” benzeri düşünceleri de bu araçlardan biri olarak görüyorum.

“Kentte bostan mı olur, oradaki domates kime yeter?” cümleniz aslında önemli bir noktayı işaret ediyor. Bunun üzerine konuşmalıyız sanırım. Çünkü İstanbul'un yoğun inşaatlar ve yapılaşmayla birlikte bostanlarını kaybettiğini belirtiyorsunuz. Aslına bakarsanız sadece bostanlarını değil aynı zamanda bostan potansiyeli taşıyan alanları da tehlikede. Bu ortamda bostanların yaygınlaşması nasıl mümkün olabilir?

Elbette çok zor. Öncelikle, kentsel yaşamda “kolektif bostan” fikri ütopik bir girişim olarak görülüyor. Halbuki geçmişte İstanbul’un her mahallesi bostanlarla iç içe bir kentsel dokuya ve yaşam biçimine sahipti. Engel düşüncede başlıyor tabii ama somut sebepler de azımsanacak gibi değil. Bir kere koca bir inşaat şehrinde yaşıyoruz. Nefes alacağımız, diyelim ki bostana çevirebileceğimiz yerler yok denecek kadar az. Farz edelim ki alanı bulduk, bu sefer de bürokratik engeller, otoritelerin müdahalesi yine süreci kesintiye uğratıyor. Mucizevi şekilde yapılaşmaya kurban gitmeden günümüze gelen yeşil alanların, bostanların, boş yerlerin ise olsa olsa yine birer “arsa” olarak görüldüğü bir anlayıştan söz ediyoruz. Bu atmosferde bostancılığın yaygınlaşmasının önünde çok büyük engellerin olduğunu görmek zor değil.

Jacques Pervititch, Kadıköy Rıhtım Talimhane Sigorta Planı, Pafta 12, Fransız Anadolu Araştırmaları (IFEA) Koleksiyonu, 1938. Halitağa Caddesi’nin sağında ve solunda bostan ve bahçeler yer alıyor. 

HARİTALARDA BOSTANLAR

Bostanlar ve bostancılık, İstanbul'a hiç de yabancı değil. Eski haritalar üzerinden bunu örneklerle açıklıyorsunuz. Geçmişten günümüze İstanbul bostanlarından bahseder misiniz? 

Nostaljik tüketim için değil, hatırlamanın önemini vurgulamak için bakalım. Görünen o ki 1960’lara kadar İstanbul’un bostanlarla iç içe bir yaşamı olmuş. Hatta Osmanlı döneminde, kentleşmenin ivmesinin zirai faaliyet olduğu söyleniyor. Düşünebiliyor musunuz şehir, endüstri yerine tarımsal faaliyet ile büyümüş. Bu klasik kent teorisi için de yıkıcı bir olgu. Bu deneyim nasıl bu kadar kolay, hiç yaşanmamış gibi unutuldu? Kent bostanının günümüzdeki imkânlarını sorgulamak için önce bu deneyimi yeniden hatırlamamız gerekli diye düşünüyorum. Evliya Çelebi ve Eremya Çelebi Kömürciyan’ın seyahatnamelerinden İstanbul bostanlarının ve bahçelerinin ne kadar aktif olduğunu, meyve-sebze üretiminin çeşitliliğini öğrenebiliyoruz. Jacques Pervititch’in 1930’larda çizdiği haritaları incelediğimizde, İstanbul’un her köşesinde bostanların varlığıyla karşılaşıyoruz. Adı Rumca’da yeşillik anlamına gelen “vlanga” kelimesinden gelen Langa Bostanları en çok bahsedilenlerden. Yeri nerede biliyor musunuz? Yenikapı Marmaray/Metro İstasyonu’nun olduğu alanda. Hayal etmesi ne kadar güç ama gerçek. Bunun dışında yine çokça bilinen Yedikule Bostanları ve Piyalepaşa Bostanları var.

Jacques Pervititch, Kadıköy Cevislik Sigorta Planı, Pafta 4 Fransız Anadolu Araştırmaları (IFEA) Koleksiyonu, 1939. Gallica BnF arşivinden. Yoğurtçu Parkı’nın hemen üst tarafında bakla tarlaları ve bir tane çiçek bahçesi görülüyor. Arşive buradan erişebilirsiniz.

YOĞURTÇU, SÖĞÜTLÜÇEŞME, HALİTAĞA BOSTANLARI

Sadece Suriçi’nde değil, Kadıköy’de de çok sayıda bostan bulunuyor. Bugün bildiğimiz Moda Bostanı yanı sıra, Yoğurtçu Parkı’nın hemen üstlerinde bakla tarlaları ve çiçek bahçeleri görüyoruz. Söğütlüçeşme Tren İstasyonu’nun bulunduğu alanın, o yıllarda bostan, tarla ve bahçe olduğu izlenebiliyor. Ayrıca tarla ve bostanlar, Kurbağalıdere boyunca devam ediyor. Halitağa Caddesi’nin sağında ve solunda bostanlara, çiçek bahçelerine rastlıyoruz. Dilde kalan tortulardan hareket edersek; Yedikule marulu, Çengelköy salatalığı, Bayrampaşa enginarı, Kavak inciri, Gümüşsuyu baklası, Kartal pırasası, Arnavutköy çileği gibi tabirlerimiz var. Demek ki tüm bunlar İstanbul’da üretiliyordu. Yeşilçam sinemasına bakalım, 1968 yapımlı bir klasik olan Lütfi Akad’ın Vesikalı Yarim’inde ana karakterlerden biri olan Halil’in mesleği bostancılıktır. Bostanlarında ürettiklerini, Kadırga’daki manavlarında satarlar. Sanırım bunları tek tek aramak gerekiyor, sonra da yeninden hayal etmek ve canlandırmak. Zeynep Dadak’ın “Ah Gözel İstanbul” adlı etkileyici belgeselinde yaptığı gibi bir şeye ihtiyacımız var sanki. Önce tahayyülde bilmek ve yerleştirmekle ilgili bir şey bu. İstanbul’un bugünkü sahnesine, geçmişte olan bitenleri, yitirilen bellekleri, unutulan deneyimleri, artık olmayan yerleri bulup üst üste yerleştirdiğimizde inanılmaz zengin bir mekânla karşılaşıyoruz.

Dadak’ın belgeselinde yapmaya çalıştığı gibi İstanbul’a dair hayalgücünü genişletmeye ve şehre ait belleği yeniden çağırmaya ihtiyacımız var gibi hissediyorum. Çünkü bilinmeyen, deneyimi -dolaylı bile olsa- edinilmemiş bir şeyin yokoluşu ya da varlığını sürdürmesi kimseyi ilgilendirmez. İstanbul’un eski bostanlarıyla birlikte aynı zamanda şehrin canlı türlerinin çeşitliliğinin de boyutlarını hayal edebiliriz. Mesela, Ah Gözel İstanbul’da, eskiden şehrin yeşillik alanlarında bülbül dinleme adeti olduğunu öğreniyoruz. Kentin bu tatlı alışkanlığını bugün unutmuşuz. Bülbüller nereye gitti acaba? Şimdilerde İstanbul’un parklarında yaşayan yeşil papağanlar var. Kenti tüm canlılar ve bitkilerle beraber paylaştığımızı hatırlamaya mecburuz. Açıkçası, toprağı, bitkileri, bostanları, ağaçları, -kediler, kuşlar, köpekler dahil- birlikte olduğumuz tüm canlıları ve belleğimize yerleşmiş ortak mekanları, tıpkı insanlar gibi birer “kent sakini” olarak görmekten yanayım. İstanbul’un bostanla olan ilişkisini ben de hala öğrenen ve keşfeden biriyim. Bu konuda kaynaklar da biraz kısıtlı ama benden çok daha bilgi sahibi başka araştırmacılar olduğunu belirtmek gerekir. Suna Kafadar, Alexsandar Shopov ve Yiğit Ozar gibi. Ben de onlar aracılığıyla bu konulara dair ilk bilgileri edindim.

“EKOLOJİK YIKIMLA SONUÇLANDI”

İstanbul'un ve İstanbulların bostanlara neden ihtiyacı var? 

Halihazırda süregiden ve olası daha büyük gıda krizlerine karşı bostanlar, canlıların yaşama tutunmasını kolaylaştırabilir. Çünkü bostan, etrafına yaşam toplayan bir örgütlenme. Canlılığı, dayanışmayı ve işbirliğini artıran bir ortam sunma potansiyeli var. Bir başka açıdan bakarsak, kent bostanlarının varlığı, kır-kent ayrımının da önüne geçebilecek, yani kentin kırsalı sömürme biçimlerini minilimize edebilecek imkânları yaratabilir. Öte yandan bostanlar, kentin betondan ibaret olmadığını gösteren işaretlerden biri. Tsing’in söylediği gibi bugün “endüstriyel vaat ve yıkım” çağında yaşıyoruz. Mevcut ekonomik faaliyet korkunç bir ekolojik yıkım ile sonuçlandı. Tüm bunların altında, yaşam neredeyse enkaza dönmüş durumda. Tsing’in gösterdiği gibi matsutake mantarları, enkaz yerlerinde ortaya çıkıyor, çam ağaçları ve yeraltı dünyasının diğer canlıları ile işbirliği içinde hayata tutunuyor. Peki ya bizler kendi enkazlarımızda yaşamı tekrar nasıl tesis edeceğiz? Bana kalırsa bostan, işbirliğiyle örülebilecek bir yaşamın imkânlarını sunabilir. Sadece insanlar için değil, kentin betonla çevrili çehresinde en az bizim kadar hayata tutunmakta zorlanan bitkiler ve diğer canlılar için de.

 İstanbul 50 yıl öncesinin İstanbul’u değil nihayetinde. İstanbul'da bunu sürdürmek için gerekli şartlar neler?

Öncelikle “yeni” uğruna her şeyi yok etme anlayışının ortadan kalkması gerekiyor. Buna net bir cevap vermek zor, çünkü çok sayıda faktör ve olumsuzluk var. Ama yine de gıda kooperatifleri ile bostanları birlikte düşünmeyi önerebilirim. Beşiktaş Gıda Kooperatifi’nin, Piyalepaşa Bostanı’ndan ürünleri mahalleli ile buluşturduğunu biliyorum. Bu harika bir yöntem bana kalırsa. Çünkü gıdanın üretimi ve tüketimine alternatif bir yol, yordam gösteriyor, aynı zamanda da alternatif bir dayanışma ekonomisi örneği sunuyor. Böylelikle, her ikisi de zor koşullarla mücadele eden alanlar olarak kooperatif ve bostan, birbirinin ayakta kalmasına ve süreklilik yakalamasına katkı sunabilir diye düşünüyorum.

İstanbul'da bu yaz ve sonbaharda çok az yağmur yağdı ve kuraklık ile karşı karşıyayız. Bir bakıma iklim krizi de kendini günlük hayata olumsuz şekilde dayatıyor. Özellikle İstanbul için konuşursak gıda meselesini iklim krizi ile birlikte nasıl düşünmek gerekir?

Gıda krizi, iklim krizinin taşıdığı sonuçlardan biri olarak düşünülebilir. Yani iklim kriziyle ilişkili olan sel, kasırga, kuraklık ve salgın gibi felaketler beraberinde mutlaka bir gıda problemini getiriyor. Ama gıda krizi, sadece felaket anlarından ibaret değil, genel olarak geçerli bir durum. Sorunların esas müellifinin neoliberal ekonomilerdeki gıda sisteminin endüstriyel tarım ve hayvancılık yöntemi olduğunu söylemek gerekir. Yani bu, hepimizin marketten ve pazardan aldığı gıdaların, kimyasal girdilerle, genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretildiğini ve dolayısıyla önemli oranda zehirli olduğunu anlatıyor. Çünkü tarım ve hayvancılık alanındaki verimlilik kimyasal girdiler ile sağlanıyor. Bu noktada da gıda egemenliği hareketi dediğimiz mücadele ortaya çıkıyor. Gıdanın üretimi ve paylaşımındaki egemenliği ele geçirmeye çabalayan bir felsefeyle, herkesi gıda konusunda sorumluluk almaya çağıran bir mücadele bu. Tarımsal üretimin, agro-ekolojik yani doğal gübreyle, yerel tohumlarla ve kimyasal ilaç kullanmadan, tüm canlılara saygılı ekolojik yöntemlerle gerçekleştirilmesi savunuluyor. Günümüzde çoğalan gıda üretim ve tüketim kooperatiflerini de bu mücadelenin parçası olarak düşünebiliriz.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.