Haftalık Bağımsız Gazete 08 Nisan 2020

“Dünyanın umurunda değiliz”

“Evrene doğru mesaj gönder, istersen olur” ile başlayan kişisel gelişim kitaplarından yola çıkıp aklımızdaki deli soruları klinik psikolog- terapist Cafer Çataloluk’a sorduk. Çataoluk “Dünya ne bizi umursuyor, ne takıyor” diyor

“Dünyanın umurunda değiliz”
Leyla Alp

Son yıllarda alışveriş merkezlerinde satılmaya başlayıp hızla bütün kitapçıların raflarında yerini alan “çok satan” kişisel gelişim kitapları, reklamlar, yaşam koçları ve işverenler sürekli istersek başarabileceğimizi söylüyor. İstersek en zor sınavları geçebilir, en iyi okullarda okuyabilir, en güzel evlerde oturabilir, en kazançlı işleri yapabilir ya da yaptığımız işin iki katını hatta daha fazlasını yapabilir miyiz?. Böyle bir hayatın mümkünlüğünü klinik psikolog- terapist Cafer Çataloluk’la konuştuk.

  • Evrene “iyi” mesaj gönderip isteyince oluyor mu?

Kapitalist sistem sana “Bütün potansiyelini sonuna kadar kullan” diyor. Bütün potansiyelini sonuna kadar kullandığında da herkesten anlatılan şeyin çıkmayacağını söylemiyor. Yani o tanımlanan hayat, başarı vb herkesin ulaştığı değil ulaşmak için debelendiği şey.  Böylece sistem iyi ekinleri kendine toplama şansını elde ediyor.

  • Yani burada asıl kazanan kapitalizm?

Evet öyle. Bir bireyden bahsediyoruz. Birey kim?  Bir anne var, bir baba var onların yaptıkları ya da yapmadıkları üzerinden kendini yapılandıran bir şey.  Ve o yapıya sadece anne baba girmiyor, kardeş giriyor, komşu giriyor, hala, dayı giriyor, okul denilen tuhaf yer giriyor. Okula ‘tuhaf’ dememin sebebi; okul bireyi belli bir yere doğru eğmek için organize edilmiş bir birlik. Yani okul, siyasi organizasyonun beklentileri doğrultusunda vatandaş üretiminin yapıldığı yer. Tekrar soruya gelecek olursak. İstersen her şeyi yapabilir misin? Hayır yapamazsın. Öncelikle potansiyelinin yüksek olması lazım. Zeka 0 ile 200 arasında ölçülüyor. 100 ortası diyoruz.  Eğer sende 100 IQ varsa bir devlet üniversitesinin alt bölümlerine girmek için çok çalışman gerekir. Ortalama zekâdaysan başka biri bir kere okurken sen beş kere okuyorsun. Üniversiteyi rahatlıkla kazanır, sürdürür, beyaz yakalı olur ya da okumasa bile başka bir şey yapar dediğimiz 115 ve + IQ üstü zekâ seviyesine sahipsen toplumsal oran yüzde 18-20 civarı.

“EŞİTSİZLİK DESTEKLENİYOR”

  • Peki eşitsizliği nereye koyuyoruz? 115 IQ üstü zekâya sahip olan fakat o ‘iyi okullarda” okuyamayanları ne yapacağız?

İki konunun altını çizmek isterim; Eşitsizlik farkına vararak ya da varmadan destekleniyor. Sınıfta kalma eylemini kaldırırsanız farklıları yukarıya çıkaramıyorsunuz. Örneğin benim zekâ oranım 90, seninle aynı bölüme gittim. Sen ODTÜ’de bilmem ne bölümünü beş yüzleri zorlayarak aldın. Ben de bir vakıf üniversitesine iki yüz puanın ucuyla girdim. Fakat okulu bitirdiğimizde sen de mühendissin, ben de mühendisim.  Aynı yerde işe girdik. Fakat benim torpilim var. Ben senin başına ve diğerlerinin başına geldiğimde ülke beklenildiği gibi ilerleyemiyor. Çünkü ben istesem de potansiyelim yeterli değil. Eğer duygusal zekâm biraz daha yüksekse, insan yönetme becerim varsa, belki en azından liyakati kullanırım. Ama zekâm kısıtlı ve yetersizliğimin bilincinde isem o vakit sadece sadakati kullanırım. İnsanları sadakatlerine göre sınıflandırırım.

Sorduğun soruya tekrar gelirsek, eğer ikimiz de aynı zekâdaysak ve öğretmenlerimiz farklıysa ve farklı donanımlara sahiplerse doğal olarak aynı yere vardığımızda aynı sonuçları elde edemiyoruz. Onun için özel okullar, okullar arasındaki farklılıklar dokuyu bozar.

Bu arada benim zekam yüksek de olsa uygun şartlar bulamazsam ilerlemiyor. Daha da ilerisi var. Ben 140 IQ ile doğdum diyelim. Bu süper iyi bir zeka. Fakat uygun şartları bulamazsam yılda yaklaşık 2,5 IQ kaybetme riskim var. Yani uygun çevre şartları sağlanmazsa, fakirsem, yediğim yemek kötüyse o zaman mesafe de büyüyor. Böylece başladığımız yer aynı olsa bile ben 110’a doğru yol alırken sen potansiyelin olan 140’la yürüyebilirsin.

  • Peki kişisel gelişim kitapları niye bu kadar satıyor?

Umut…  Ve insanın kendini arama çabası.  Herkes kendini arıyor. Bu dünyada ne aradığını, ne işe yaradığını, ne yaparsa nereye varacağını arıyor.

  • Neden arıyor ve ne arıyoruz?

Çok anlamsız bir iş yapıyoruz, kendimizi arıyoruz. Göbeği keserek başlatıyorlar, pamuğu tıkayıp gönderiyorlar. 70 tane jeton veriyorlar, çeşitli şeylere inandırıyorlar. İnandıkları şeylere inanıyorum, bu da otuzlu yaşlarda fos çıkıyor. Şöyle yapacağım, böyle yapacağım, evleneceğim diyorum. Hepsini yapıyorum.  İşe de gidiyorum, kadına ya da adama da sadakat gösteriyorum. Olmuyor bir şey eksik.  Ee ne yapacağım şimdi ben. Sahip olabileceğin her şeyi sana vereyim. Para, konum, aşk… Sonra…?

“İNSAN DOĞASI GEREĞİ YETİNMEZ”

  • Ulaştığımızla, arzuladığımız arasında hep bir mesafe mi oluyor?

Eski Türk inancında Kutay yani Tanrı insanı ve diğer canlıları yarattıktan sonra “aralarında ne fark var” diye düşünür. Sonra yavrulu bir kadını alır bir vadiye bırakır. Yavrulu bir atı alır başka bir vadiye bırakır. Bir zaman sonra gidip bakar. Yavrulu at bıraktığı vadide huzurla otlanmaya devam ediyor.  Yavrulu kadına gider bakar. Yavrulu kadın yediğini yemiş, yemediğini balya haline getirmiş, hızlıca diğer vadiye doğru gidiyor. Der ki; ben bu insan denilen canlıya bırakırsam elde hiçbir şey kalmayacak. Bunun üzerine ona tohum verir. “Sen ek ve ektiğini ye.” İnsan doğası gereği yetinmez.  Neyi verirsen ver, arayış devam ediyor.

Bireyin kendi potansiyelini bulması ve neyi niye yaptığını ve neyi niye yapamadığını araması çok kıymetli bir şey. Kişisel gelişim kitaplarının söyledikleri çok güzel ama burada da söyledikleri yöntemlerde sıkıntı var.

  •  Ne gibi?

 “Şöyle yaparsan böyle olur” diyor. Şöyle yaparsam benim için öyle olmaz. Ben nerede tıkanıyorum, benim hikâyem ne? Kitap bunun için bir destektir ama mutlak bilgiyi vermez.  “Ben mesajı evrene gönderiyorum” derseniz, orada bekleyen kimse yok.

Zihin ona sorduklarına cevap arıyor. Sormadığına cevap aramıyor. Yani “ben şanslıyım” dersen neden şanslı olduğunu arayıp buluyor. Sahip olduklarına konsantre olursan mutlu oluyorsun.  Yani evrene mesaj göndermek yerine “ne eksik, ne yapayım ya da nereden bakayım” dersen ve “burada neyi geliştirmek istiyorum” diye bakarsan o zaman zihin onu tarıyor ve ipuçlarını yakalıyor. Böylece evrene mesaj göndermiyorsun kendine iş veriyorsun. Bunu yaptığın zaman yol alıyorsun. Bu kendine söyleyip, yol gösterme hali.

“ÖFKELİ OLMAK GİBİ BİR KADRO YOK”

  • Yani herkesin başka bir yolculuğu var?

Evet tamamen farklı. Ekonomik sistemler “bana yapabilirsin sonuna kadar git”  diyor, potansiyelim yoksa yapamam. Potansiyelim olsa da benim de kendi yolculuğum ile ilgili kendi ayağıma sıktığım doğrudur. Uğraşırsan potansiyelimin dâhilinde hatta onu zorlayarak bir yol alabilirim. Onun için kendimle barışmalı ve kendimi kabullenmeliyim. Onun için uğraştığında vardığın noktayı da kabul et ve geliştirmeye çalış. Kendine de kızma. Şikâyet etmektense eyleme geçmek daha anlamlı. Düşündüğün yola git sonra bulduklarını düşün ve yeni bir yola çık.

Birey kendi elleri ile kendi boğazını sıkmakta çok mahir. “Ben öfkeli bir adamım” der. Ya bu bir kadro değil ki bir ömür boyu sürdüresin. “Ben çabuk pes ediyorum” der. Böyle bir kadro da yok, buna gerek de yok. Artık terapisti var, bir sürü yol ve yöntemi var.  Otur geliştir. Şikayet etme, sahiplenme.

Evet, sen öfkeli olabilirsin. Evet o burçlar seni etkilemiş olabilir. Lafım burca değil. Lakin fren yapma yeteneği sana ait. Bütün yetki sende. Sen bu yetkini kullan.

“Ama Mehmet kadar gelişemiyorum”. Mehmet’in potansiyeli senden yüksek uğraşma. Sen, senin kadar geliş.

  • Peki kendine yetme meselesi ne? İnsan kendine yetiyor mu?

Bir Moğol Türk atasözü der ki; Yola çıkmadan önce arkadaşını hazırla. Alacaklarını değil. Biz insan canlısı olarak yalnız olamıyoruz, kendi kendimize yetemiyoruz. Kendimizi kendi olgunluğumuza getiriyoruz ama aynı zamanda diğerlerine dokunarak büyüyoruz. Yapılan bütün çalışmalar insanların birileriyle bir şey yapınca, diğerlerine dokundukça daha mutlu olduğunu gösteriyor.

  • İnsanın kendini dünyanın merkezi sanma meselesini ne yapacağız? Dünyanın mı bir parçasıyız yoksa dünya mı bizim parçamız?

Dünyanın umurunda değiliz. Biz dünyalı da değiliz. Dünyada bir zaman dilimine aidiz. Ve sonra da göçüp gidiyoruz. Dünya ne bizi umursuyor, ne takıyor. Biz de önemli bir şey değiliz. Sadece bir türüz. Üstelik kötü bir türüz. En ufak mikroorganizmalar dünya için bizden daha fazla şey türetiyor. O anlamıyla “dünya insan için yaratıldı” cümlesi de yanlıştır. İnsan dünyada bir canlıdır. Bu zaman dilimini güzel değerlendirirsek,  dünyaya bir katkı verebilirsek ne mutlu. Biz sadece bir zaman dilimine aidiz ve bir toprağın bir yerinde bir zamanlık yer ediniyoruz. Hikâye bu kadar…


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.