Haftalık Bağımsız Gazete 14 Ekim 2019

#susamam diyeni susturmanın peşinde


Melis DANİŞMEND

Melis DANİŞMEND

Okunma 12 Eylül 2019, 16:43

Memleketten uzaktayım. 20 gün oldu. Saat farkı da sekiz olunca, Türkiye’yle sabah-akşam senkronu hepten şaştı. Orada olan birçok şeyi sonradan öğreniyor, bazı şeyleri ise hiç yakalayamıyorum. Dinamikleri bizimkinden tamamen farklı, başka kuralların ve önceliklerin olduğu bir hayatın içinde her şeyi olabildiğince gözlemlemekle meşgulüm. İnsanların sokakta kendi başlarına yürürken ince ince gülümseyecek kadar huzurlu oldukları, birbirlerine selam verip hal hatır sordukları, garsonun sipariş alırken her aşamadan sonra “Perfect!” dediği, dört yol ağızlarında arabaların hep birden durup kaldırım kenarına henüz ulaşmamış yayaları bile bekleyerek yol verdikleri, insanların kuyruklarda bir öncekiyle arasına en az bir metre mesafe koyduğu, çocuk parkında yanımıza gelen bir yaşındaki kız çocuğunu yeğenimin eline koluna dokunuyor diye uyarıp, “Henüz ‘kişisel alan’ kavramını öğrenemedi, özür dilerim” diyen annelerin olduğu, asap bozacak kadar medeni bir yerdeyim: Chicago’da.

Bir yandan burada işlerim var, bir yandan da vakit/imkân oldukça planladığım konserlere gitme, ünü şehre yayılmış müzik dükkânlarına uğrama, sokaklarda müzik yapanları dinleme, 80’lerde ve 90’larda açılmış canlı müzik mekânlarında vakit geçirme arzum… Fakat kafamın gerisinde, ortasında ve önünde bir kara bulut var. Bir bilgisayar ekranında akan dijital rakamlar gibi önümde her gün, her gün akan haberler. Daha geldiğimin üçüncü günü feryatların sel olduğu Emine Bulut cinayeti, arkasından gelen ve daha öncesinde zaten korkunç bir leke olarak yüzlercesi kayıtlara geçmiş ya da geçmemiş kadın cinayetleri, doğa katliamları, klavye başında öfke nöbetleri geçirenler, birbirini suçlayanlar, aşağılayanlar, ittirenler, tehdit edenler, dinlemeyen, dinlemeyen ve asla dinlemeyenler, anlamayan ve anlamak için asla gayret göstermeyenler, iyiliğin kökünü kazımak için varını yoğunu ortaya koymuş olanlar, saf kötülüğü gerçekten içinde yeşertmiş, onu emekletmiş, yürütmüş, koşturmuş insanlar… Doğa, adalet, kadın hakları, eğitim, hayvan hakları üzerine düşündükleri, istedikleri ve rahatsız oldukları şeyleri son zamanlarda gördüğüm en cesur ve çarpıcı üslupla dile getirmiş, insanda harekete geçme isteği uyandıran, umut veren, ayakta alkışlanacak bir şarkıya imza atmış 20 müzisyenin #susamam demesini bir bataklığın içine çekmeye çalışan, o müzisyenlerin daha adil bir yaşam için çıkarttığı sese bile tahammül edemeyip konuyu başka yerlere çeken, bir de onları “Herhangi bir siyasi görüşe hizmet etmiyoruz, toplumsal sorunları dile getirmek için bir araya geldik” açıklaması yapmak durumunda bırakan insanlar… 

“Biz ne zaman bu kadar kötü olduk?” sorusunu bu saatten sonra naif ve anlamsız buluyorum. Kötülük hep vardı, görünen o ki bu kadar ortalıkta değildi. Kötülük evindeydi, sosyal değildi. Kötülük şimdi oradan oraya zıplayan, her yere bulaşan, paçalarımıza dolanan ve maalesef “Benden değilsen buralarda sana yer yok” diyen, ancak ona ayak uydurursan hayatta ve oyunda kalabileceğini sana aşılayan biri. Bir fanatik taraftar ruhu egemen oldu gidiyor ülkeye çoktandır. “Benden ve benim istediğim gibi değilsen yok olabilirsin, yok edilebilirsin, hiçbir sakıncası yok” diyenler çığ gibi arttı. İnsan bir yaşam alanından, bir dönemden, bazen bir aşktan ya da yaşananlardan uzaklaşıp tüm resmi uzaktan görme imkanına sahip olduğunda (ki bu resim bazen yetenekli bir sanatçının elinden çıkmış gibi de durmuyor), uzayda süzülen astronotlara benziyor. O sonsuz sessizliğin içinde her şey inanılmaz berrak ama bir o kadar da küçük/basit görünüyor olmalı. Klasik ‘toz zerresiyiz’ hissi. Son yıllarda yurt dışına çıktığım her sefer Twitter’ı açıp da birbirini klavye aracılığıyla boğazlayan insanları gördükçe bana böyle bir his geliyor. “Aman Allah’ım kendinize n’apıyorsunuzz?!?” diye haykırmama beş kala, zaten daha dün o kaosun içinden çıkmış olduğum ve birkaç güne/haftaya da geri döneceğim için fazla havaya girmemeye ve kafamı susturup telefonu kenara koymaya çalışıyorum. 

Aklıma çok eskilerden bir anı geliyor. Ortaokuldaydım, belki hafta sonu gezmesinden dönüyorduk bilmiyorum. Eve çok az kalmıştı, ışıklarda duruyorduk. Bir anneyle küçücük çocuğu hemen yanımızdaki parkın girişinde yere çömelmişti. Hava soğuktu, çocuk mini mini montunun kapüşonu kapalı halde bir şeye uzanmıştı. “Niye yerdeler?” diye merakla bakarken çocuğun bir çiçeğe dokunduğunu gördüm. Önce anlamadım. Sonra annesine baktım. ‘Cici cici’ der gibi çiçeğin yapraklarını okşayarak çocuğuna o çiçeği sevmeyi öğretiyordu. Buz gibi soğukta. Şimdi o çocuk ne yapıyor çok merak ediyorum. Kime inanıyor, kime kızıyor, birilerinin kalbini kırıyor mu, hiç kimseye zarar veriyor mu? Yoksa çiçeği sevmeyi öğrendiği günden beri, kötülüğü de yenmeyi öğrendi mi?

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Deniz - 1 ay önce
Gerçekten çok beğendim yazini