Haftalık Bağımsız Gazete 17 Ocak 2022

Sporda anda kalmak


Banu YELKOVAN

Banu YELKOVAN

Okunma 13 Ocak 2022, 14:54

Hayır, bu tahmin ettiğiniz gibi hayatta ve sporda anda kalmanın önemi üzerine bir yazı olmayacak. Yoğun gündemde anda kalmaktan yorulduk biraz. Sanırım artık biraz daha planlı programlı yarınlar istiyoruz. Kesin bilgi, yayalım.

Son dönemlerde en çok duyduğumuz, en öne çıkan, faydalı olduğunu da düşündüğüm için pompalanan demek istemiyorum ama en çok rastladığımız kavram diyeyim hadi, ‘mindfulness’ yani anda kalmak. Kalabilmek. Aslında Türkiye’de yaşadığımız için çok da ihtiyacımız olan bir şey değil belki, değil anda kalmak sürekli anın göbeğinde yaşıyoruz çünkü. Her şey o an yaşanıyor, sonraki an unutuluyor. Bazen bir krizi atlatmak için bir şey yapmak değil, öylece durmak yetiyor da artıyor. Dün yok, yarın kaygı olarak var tabii ama aslında bugün olanlardan yarını öyle uzun uzadıya düşünecek zaman yok doğrusu. Hayatımız gözlerimizin önünden, gençlerin YouTube videolarını izlediği gibi x1.5 hızda kayıp geçiyor, bu kaygan zeminde herhangi bir şeye hakkıyla kafa yoramıyoruz bile.

Hiç unutmadığım, sürekli anlatıp durduğum, siz de daha önce duyduysanız kusuruma bakmayacağınızı umduğum bir anım var. Eric Cantona ile ilgili. Malum, Looking for Eric filminin başarısından sonra, ki izlediğim en güzel filmlerden biriydi Ken Loach’un unutulmaz hikayesi, bizi Manchester’ın gri ve karanlık ama aynı zamanda renkli dünyasına futbol üzerinden ne güzel sokmuştu, Eric Cantona ve abisinin ortak prodüksiyon şirketleri bir belgesel serisi başlatmışlardı. Looking for Manchester, Looking for Milan derken üçüncüsü Looking for İstanbul olarak şehrimizde geçti. Ben de o belgeselde kendileriyle ve prodiksiyon ekipleriyle çalışma fırsatı buldum, yaklaşık 1.5 ay sürdü. Her gün ama her gün ya bir çekimimiz ya bir röportajımız vardı. Galatasaray-Fenerbahçe rekabetini her yönüyle anlamaya çalıştılar, gerçi giderken hala tam anlayamamışlardı, bir şey kaçırmak istemiyorlardı. O yüzden montaj ve post-prodüksiyonda geçecek zamanda da futbolda herhangi bir önemli gelişme olursa kendilerine bildirmemi, güncelliği korumak için bu gelişmeleri de dahil etmek istediklerini söyleyerek gittiler. Ben de tabii, görev bilinciyle her sabah kalktım, gazeteleri taradım, öyle her şeyi de değil ha, önemli gördüklerimi böyle satırbaşları şeklinde 5-6 madde yazıp yolladım. Bir gün, iki gün, üç gün… Sanırım sekizinci günün sonunda kısa bir mail geldi, “Bizi artık güncelleme”. Hayatımdaki en komik anılardan biri bu, kısa hikaye, kara komedi, artık hangi türe sokarsanız. Her gün gelen 5-6 satırlık haberden bile başları döndü adamların. Haklılar.

O günden beri bizde asıl sorun ne diye düşünüyorum. Neden bu kadar sorun yaşıyoruz. Geldiğim noktada iletişimin en büyük sorunumuz olduğuna karar verdim. Çoğu zaman iletişim dediğimiz şey, daha ziyade ‘iletim’ olarak gerçekleşiyor zaten. Tartışmalarda en çok duyulan üç cümle araştırması yaparsak, ‘Önce sen beni bir dinle...’ ilk sırada çıkmazsa dişimi kırarım. Biz iletişim yerine iletim yaptığımız, teoride işdeş olan fiili pratikte tek taraflı görüş bildirmeye çevirdiğimiz, toplantılarda insanlar sadece kendi söylediklerini dinlediği, karşıdaki konuşurken kendi söyleyeceklerini hazırladığı, sonradan sadece kendi söylediklerini hatırladıkları, olayı başkasına aktarırken de sadece kendi tarafından aktardıkları için ve çoğu önemli toplantı da nedense bire bir yapıldığından olaylar iyice içinden çıkılmaz hale geliyor. 

Bu sezon malum, çok acayip, çok enteresan, daha önce hiç yaşanmamış şeyler yaşanıyor. Trabzonspor’un herkesten önde, ayrı ve çok farklı şekilde sürdürdüğü liderliğinden bahsetmiyorum bunu söylerken. Trabzonspor ödevlerini cumadan bitirip, sonra hafta sonunun keyfini çıkaran çalışkan öğrenci gibi. İletişim filan derken bahsettiğim daha ziyade üç büyükler. Asıl hikaye orada çünkü. 

Fenerbahçe’nin yenilik ve değişim diyerek üç buçuk senede eskiye tamamen aynı isimlerle tur bindirmesi, bu süreçte uzunca süre takımın başında teknik direktör bile olmaması. Galatasaray’ın tamamen aynı mottoyla çıkıp, daha birkaç ayda başkanla teknik direktörün sosyal medya hesapları üzerinden birbirleriyle konuştuğu ve birbirini yalanlayarak ilerleyen süreç, Beşiktaş’ın en azından altyapıdan bir hoca çıkarabilmiş olmasının hanesine kanaat notu olarak yazıldığı ve takımın başında bir teknik direktör olmasa da sahada oynayan bir sürü gençle hayata tutunduğu bir sezon. 

“Tarihi mirası güçlü takıma, daha önce büyük takım tecrübesi olan, başarılı, boşta, iletişimi güçlü, sinirleri kuvvetli, genç ve karizmatik, tercihen pro A lisanslı teknik direktör aranıyor” diye ortak ilan mı verseler? Pro A meselesi de başka bir sorun ama o da başka sefere. Artık.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.