Haftalık Bağımsız Gazete 20 Ekim 2019

Sonbaharda Ada’ya gitmek


Müge İPLİKÇİ

Müge İPLİKÇİ

Okunma 03 Ekim 2019, 14:19

Kadıköy İskelesi’nden biniyorsun motora. Sonrası kendiliğinden geliyor. Ada’dasın, tamam.

‘Soğuk, gerçekten soğuk,’ diye sulara bıraktı kendini kadın.  Soğuğun nadir yakıştığı zinde bedenlerdendi bedeni. Soğuğa sakince terk etti kendini. Su ve o; bir süre sonra birlikte bir dalga oldu, hatta ansızın bastıran ve kıyıyı önce usulca derken haylazca haşlayan diğerlerine karıştı.  Elleri suyun rengine-mor mavi çürük yeşil rengine-  dönüşünceye kadar yüzecekti besbelli.

Sonra devam etti:

‘Alışıyorsun be!’. ‘Her şeye alıştığın gibi buna da...’

Her şeye alışmanın binbir türlü hali vardı. Ondaki her şeye alışma halinde besbelli ki bir mutluluk, karşıdan görünen belli belirsiz İstanbul’a karşı kazanılmış bir zafer ve yaşlı saçlarıyla inatlaşan, inattı kadın inat, omuzlarının duruşundan yansıyordu bu; gençlik aşılı bir  neşe vardı.

Hemen değil epey sonra düşünmeye başladım. Zira ondaki o neşeye kapılmamak mümkün değildi. Onun etrafına seslenişine kanmamak, onunla gülüp söyleyen Adalı ahalisinin anlattıklarını umursamamak, günün vardiyalı sonbahar ışığına takılmamak mümkün-değil!

Peki ya alışamadıklarımız diye bir düşünce hali ise Kadıköy’e el veren bir dönüş motorunda geç ikindi güneşinin nazıyla çöküverdi. Kadının coşkusu ve geride kalanlarla birlikte güneşin ışıkları da kızarıvermişti. Ekimin turuncu akşamı suları güz ritimiyle akşama hazırlıyordu.

İşte o zamanki soruydu bu: Ya alışamadıklarımız?

The Guardian’da David Shariatmadari imzasıyla çıkan bir yazı kendini hatırlattı o demde. Bir durumdan çok tutumdan bahsediyordu. ‘Virtue signalling’ diye bahsettiği terimi düşünmek o zaman hasıl oldu. Bunu ilk ortaya atan Boston Globe’dan Mark Peters’dı. Bunun sosyal medyadaki karşılığı ‘gözde’ tutumları, inanamadığı halde kendininmiş gibi ortaya süren cümlelerin sahiplerinin aldığı ‘beğeni’ lerdi. Ne kadar çok beğeni o kadar çok ‘sen’ demekti ya günümüzde, öyle bir şeyler işte... Hiç inanmadığı, hatta o taraklarda bezi olmadığı halde, kimi arkadaşlarımın, meslektaşlarımın  vb. aslında ne kadar ‘aktivist’, ne kadar ‘demokrat’, ne kadar ‘feminist’, ne kadar ‘hümanist’ ve ne kadar, ve ne kadar, olduğunu da bu sayede öğrenmemiş miydim? Bu sanırım, birçoğumuz için geçerliydi. Masada yüzyüze bakarken, hatta yaşarken başka, sosyal medyadaki cümleleriyle bambaşka olan bu insanlar için ‘alışamamak’ diye bir şey yoktu aslında. Onlar her zaman ‘alışmanın’ ta kendisiydiler! Yazdıklarına inansınlar ya da inanmasınlar, bunun hiçbir önemi yoktu! Önemli olan ‘sahiplenecekleri’ cümlelerle aldıkları alkışlar ve bu alkışlarla yollarına ‘temiz’ bir vicdanla devam etme halleriydi. Peki hâlâ toplum olarak neden yerimizde sayıyoruz sorusu da onların sorusu değildi zaten. Onların sorusu olmadığına göre cevabı da olamazdı... Zaten bu soruya cevap aramak hiçbir beğeniye denk düşmüyordu zamanımızda. Varsa yoksa afili sözcükler...İnanmışsın inanmamışsın... Kimin umurunda! Kimi alışmamış kimi alışamamış, ‘bana ne!’ halleri...

Kadıköy’e vardık bu arada.

Afili bir tweet atsam diye geçti aklımdan. Vazgeçtim. Sadece gün batımına baktım. O da bana. (Biliyorum hiç kimsenin umurunda olmayacak bir haldi bu ama benim açımdan gerçekti. Gerçek kimin umurunda sorusu ise o güne fazla gelecek bir soruydu.)

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.