Haftalık Bağımsız Gazete 28 Kasım 2020

Sindirimsel-sinirsel bir boşalma ve ret


Betül MEMİŞ

Betül MEMİŞ

Okunma 23 Ekim 2020, 12:45

Filozof ve kültür teorisyeni Byung-Chul Han, kavramsallaştırdığı, aynı isimli kitabında; her birimiz için “yorgunluk toplumunun fertleriyiz” der. Postmodern dünyaya ışık tutacak tespitler barındıran “Yorgunluk Toplumu” adlı kitabında; “Aşırı üretim, aşırı performans ve aşırı iletişimden doğan pozitifliğin gücü, artık ‘viral’ değildir, bağışıklık ona erişim sağlamaz. İmmünolojik savunmadan ziyade artık sindirimsel-sinirsel bir boşalma ve ret vardır” diyen Han, bunun uzantısı olarak da hâlsizlik, yorgunluk ve boğulma gibi immünolojik reaksiyon sayılmayacak durumların ortaya çıkacağını söyler. Neticede, “Her çağın kendine özgü hastalıkları vardır” diyen filozofun üzerinde durduğu bir diğer kavram olan “performans toplumu” tanımının yanında Fransız filozof Gilles Deleuze’un “kontrol toplumu” vurgusuna da göz gezdirmeniz yerinde olacaktır. Adresimiz yorgunluğa düştüğüne göre; yorgunluk toplumunun bir ferdi ve üstüne de kaygı coğrafyasının bir fanisi olarak bu aralar ilgilendiğim mevzulardan biri de son yıllarda şikâyet edilen “uyku yoksunluğu”… Buna paralel olarak dikkatimi çekense, uyku araştırmalarıyla tanınan psikofizyoloji uzmanı, Prof. Jim Horne’un Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ‘Günümüz Toplumunda Uyku İhtiyacı’ alt başlığındaki, 235 sayfalık “Uykusuzluk” kitabı. (Es notu: İnsan açlıktan önce uykusuzluktan ölüyormuş, biliyor muydunuz?!) Yazarın tabiriyle “toplumsal bir insomnia” hastalığı çektiğini belirten, bunu dijitalleşen alışkanlıklarımıza, çevrimiçi sosyal ortamlarımıza, çalışma tempomuza dayandıran; hepimizin modern yaşam içinde kronik bir uykusuzluk içinde yaşadığını iddia eden, hatta uykusuzlukla obeziteyi, kalp krizlerini, zihinsel ve fiziksel rahatsızlıkları ilişkilendiren yaygın bir kanı var. İşte kitap, bu kanının ne kadar doğru olduğunu inceleyen sağlam bir bilimsel çalışma niteliğinde. Uykuyu sadece uzunluğuyla değerlendirmek, uyku kalitesinin önemini ıskalamaktır, diyor yazar; dünya mesaisini geçtim, depremdi, ekonomik krizdi, pandemiydi derken, ‘ıskalamamak’ nasıl olacak; işte bu da kendi içinde döngüsüne yenik düşen bir dilemma! Hoş, her bir DNA homeostaza sahip ve donanımı o yönde; yani ‘bana hiçbir şey olmaz’cıların hakkı var!

İnsanın yetişkinliğe adım atmasını engelleyen iki şey vardır diyor, 1970’te (The Uses of Disorder adlı kitabında) kent hayatının sorunlarını inceleyen (Amerikalılar’ın son yüzyılda yetiştirdiği ilginç yazarlardan biri olarak dile getirilen) sosyolog Richard Sennett: Biri aile, diğeri cemaat/camia. Ve ekliyor: “Freud, bir Viktoryen dönem fenomeni kabul edilen histeriyi çözdü. Baskı geriletildi. Ancak şimdi de narsisistik bozukluk nüksetti.” Narsisistik olmayanlardan ya da olamayanlardan kim kaldı? Tabii sadece bireyler narsisistik olacak değil, sistemler de yönetimler de narsisistik olabilir bence. Bu bakımdan Sennett’in “Otorite” kitabının okunması da elzemdir. Kitap, “İnsanlar otoriteye neden ihtiyaç duyarlar? Otoriteden neden korkarlar? Otorite ilişkilerinin olmadığı bir toplum kurma tasarısı gerçekçi midir? Otoriteyle bağ kurmadan onu reddetmek mümkün müdür? Basit bir karşı çıkma bizi otoritenin olumsuzluklarından korumaya yetmediği gibi, onu gerektiği gibi değerlendirmemizi de engelliyorsa, ne yapabiliriz?” gibi sorulara yanıt ararken, insanların otoritelerle kurdukları özel ve kurumsallaşmış ilişkilerin tarihsel ve sosyopsikolojik panoramasını da çiziyor. Anne, babayla, çocuk arasındaki gibi kişisel, işverenle işçi ya da devletle yurttaş arasındaki gibi toplumsal ilişkilerde otoriteyi tanımadan reddetmenin insanları ne tür çıkmazlara sürüklediğini anlatmış. Sennett, mevzunun sonunda ortaya düşen kadrajda da, hepimizi otoriteye karşı hayal gücümüzü ve yaratıcılığımızı kullanmaya çağırıyor…

Her geçen gün daha az bileceksiniz…

Yaratıcılık demişken; 70’ler ve 80’ler New York’unun sanat âleminde aktivist kimliğiyle öne çıkan ve kapitalizm karşıtı tavrıyla bilinen, queer sanatçılardan (1954-1992) David Wojnarowicz’in sesli günlükleri ve arşivleri “Wojnarowicz: F–k You F-ggot F–ker” adlı yeni bir belgeselle izleyici karşısına çıkıyor. Sanatçının 1984 tarihli bir çalışmasından adını alan yapım, aralarında Frank Zappa, Martin Luther King ve Jamal Khashoggi gibi isimlerin bulunduğu, toplamda 107 belgeselin yer aldığı DOC NYC Film Festivali’nde prömiyerini gerçekleştirecek. 11-19 Kasım arasında çevrimiçi olarak gerçekleştirilecek festival hakkında daha fazla bilgi için: www.docnyc.net … Kariyeri boyunca resim, performans, film, yazı ve fotoğraf alanlarında çalışmalar sunan Wojnarowicz’in queer kimliği ve politik çalışmaları pek çok kez galeriler tarafından geri çevrilmiş. Kabul görmeme üzerine kaleme aldığı şu sözler ise tarihin ‘insan tekeli’nden çıkamadığı ve değişimin mücadelelere rağmen pek de kolay olmadığı/olamayacağı, hatta bazı şeylerde ise asla değişmeyeceğinin fotoğrafı gibi: “Kendi faniliğimle yüzleşmenin acısı içinde can çekişiyorum. Başkalarına yardım etmek için dışavurumla ya da öğrendiklerimle iletişim kurmaya kalktığımda, bilfiil susturuluyorum. Sinirliyim.”

Bugünlerde suretimiz Maslow teorisinin ihtiyaçlar hiyerarşisinde piramidin neresine düşüyor bilmiyorum ama bir gün, bir vakit, her şey bitip yok olacak ki çember devam edebilsin, tıpkı olması gerektiği gibi… Fakat, geride tüm tanıklığıyla ve hikayesiyle hoş bir seda kalacak, bunu da sanat yapacak diyerek her şeye rağmen, yaşamaya full devam modunda, cuma sabahı biletlerinin satışa çıkacağı ve ajandalarımıza da not alalım minvalinde içeriği paslayıp, Ekim’e vedamızı da Jose Saramago’nun “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş”undan acımasız bir epigrafla vereyim istiyorum: “İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceksiniz.”

24. İstanbul Tiyatro Festivali, 14 Kasım – 1 Aralık tarihleri arasında sahnelerde ve çevrimiçi platformda izleyicisiyle buluşmaya hazırlanıyor. Yurtdışından ve Türkiye’den toplam 29 tiyatro, dans ve performans topluluğunun gösterisiyle endam edecek festivalin bu yılki Onur Ödülleri dansçı, koreograf Geyvan McMillen, yönetmen Işıl Kasapoğlu ve Belçikalı yönetmen Ivo van Hove’a verilecek. COVID-19 önlemleri altında DasDas, Fişekhane, Moda Sahnesi, Zorlu PSM, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, Babylon, Bomontiada, Caddebostan Kültür Merkezi, Surp Vortvots Vorodman Kilisesi gibi mekânlarda gerçekleşecek festival programındaki çevrimiçi performanslar ise online.iksv.org adresinde izlenebilecek. Böylece festival yalnızca İstanbul’dan değil, tüm Türkiye’den erişilebilir olacak. “Kadın” odaklı performansların öne çıktığı festivalde, interaktif yapımlar da dikkat çekiyor. Pandemide neye dönüştüğümüzü, evrildiğimizi bu tarz festivallerle de deneyimlemeye devam; tabii algı deryamızda sistem yöneticilerinin, termik santrallerini ve barajlarını kurmasına izin vermemeyi başarabilirsek!

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.