Haftalık Bağımsız Gazete 14 Ekim 2019

Serap


Müge İPLİKÇİ

Müge İPLİKÇİ

Okunma 19 Eylül 2019, 12:58

Müdür Bey o gün, okulların açıldığı zaman bir konuşma yapmıştı. Beklenilenin ve umulanın tersine ‘herkesten bir şey öğreniriz’ diye yapılan bir konuşmaydı bu.  ‘Bugün’ demişti Müdür Bey, arabamdan içeri atılan bir sigara izmaritiyle ne kadar büyük bir yanlış yaptığımı anladım. Zira o izmarit bana aitti ve benim tarafımdan dışarı atılmıştı! Bazı şeyleri anlamamız için birilerinin belki de bize aynı şeyi yapması gerekir. Ve işte o zaman anlarız.’

***

Okullar açılırken Serap’ın buna benzer anlatmaya niyetlendiği bir öykü vardı. Onu dinlerken gözlerim kapanıyordu, itiraf edeceğim. Ancak bunun nedeni o değil, günlerdir yaşadığım uykusuzluktu. İçtiğim acı kahveler, şekersiz çaylar, stresli zor günler, zor olmasa da çok yoğun geçen günler... Hepsi oturma odasındaki kanepe anına sığışmışlar ve şekerleme ötesindeki dünyaya beni çağırıyorlardı.

Tamiri zor bir aşktan yeni çıkmıştım. Tamir edilmeye hatta yeniden varedilmeye muhtaç bir halim vardı. Yaşım 32 idi ve yaşın verdiği bitik ve tükenmeyen enerjiyle, zaman zaman, nedense kendimi genç hissediyordum. Öyle bir zamandı galiba. Yeğenimle olan ilişkim ise, ablamın hayırsız eniştemle takılıp durmaya devam etmesi, bunu yaparkense ‘Nesrinciğim’ diye sesini küçültmesi, hatta kendini o sözcükte o anlığına yok etmesi ve sonra mazlumdan da mazlum bir bakışla bu-şu-o cumartesi gününü Serap’la geçirip geçirmeyeceğimi sorması idi. 

Serap, yeğenim işte. Ona kim hayır diyebilirdi ki. Ancak dediğim gibi yerlerde sürünüyordum. Bunu ona söylediğimde ise hiç de öyle görünmediğimi, bal gibi kendime acıdığımı bilmiş bir biçimde söylemez mi! Hay...  Tek torun olduğu için onu Kadıköy’ün şifalı mekânlarında tütsüleyerek  büyütmüştü anne ve babam. Bu yüzden hayatımızda dolanan en büyümüş de küçülmüş insandı Serap. Ancak, ne yalan söyleyeyim,  halden anlar bir hali de vardı.  Tam o sırada diyeceğini dedi zaten. Çok özel bir hikayesi varmış. Ama karşısında uyuklamamam ve onu can kulağı ile dinlemem şartıyla! 

Bu sırada ‘yani’ dedi. ‘Aşk acına iyi gelir mi bilemem ama güzel bir hikayenin kime zararı var ki?’

Güzel hikayenin kimseye zararı mararı yoktu. Olsa olsa insanın içine su serperdi. Hele orijinalse, tadından yenmez ve insana bambaşka ufuklar açardı. Bunlar, ezberlemiş olsan da, gerçek hissiyatına vakıf olduğunda insanı olgunlaştıran ivmelerdi. Ve ivme deyince akan sular dururdu. Çünkü ivme, deneyim demekti.  

Sahiden de, güzel hikayenin gerçekten de kimseye zararı yoktu. Hele gerçekten özgün ve yaratıcıysa! İnsanı derin bir soru işaretinin gölgesinde bırakıyor ve kolay kolay da oradan serbest bırakmıyorsa...

Güzel hikayenin kimseye zararı yoktu; tam tersi büyük bir ödüldü anlatan, anlayan ve anlamak isteyen için... 

Bu yüzden anlat hadi dercesine yattığım, daha doğrusu sarıldığım kanepeden ona doğru sevecen ama mecalsiz bir bakış fırlattım. 

Ve sonra, ona yapılabilecek en beter şeyi yaptım; Serapcığım hikayesini anlatırken... Tam o güzel hikayeyi bana sunacakken; sunacakken... Uyuyakaldım!

Rüyamda, ya da kabusum desem daha doğru olacak ‘Yüzyıldır Uyuyan Güzeller Kenti’ diye bir yere- düştüğümü gördüğümdeyse... Örneğin çok satan kof bir kitapla ilgili ne kadar da çok şey biliyor olduğumu; dedikodulardan besleniyor, küf kokuyor, koktukça da üzerine yunulmuş çamaşır kokusu fısfıslıyor olduğumu; ölüyor, bal gibi ölüyor ve bunu bilerek yaptığımı da biliyor olduğumu anlamam uzun sürmeyecekti.  (Yani belki).

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.