Haftalık Bağımsız Gazete 16 Haziran 2019

Seçim arabasından, sahneden ve içimden gelen sesler


Melis DANİŞMEND

Melis DANİŞMEND

Okunma 14 Mart 2019, 12:08

Hep merak etmişimdir, seçim dönemi sokaktan cayır cayır carlayarak geçen bir seçim arabasını duyan hangi insan, “Evet işte bu! Hayatım boyunca oy vermek istediğim parti!” diyerek sandığa koşar? O arabaları hep insanlara benzetirim. Hırçın, agresif, söylemek istediğini ve niyetini sakince değil, cazgırlık yaparak ortaya koyan, elde etmek istediklerini manasızca zor yolu seçerek söyleyen biri. Babamın birini yerin dibine sokmadan az önce, cümlesinin başına teselli ikramiyesi misali eklediği şekliyle, “Allah selamet versin” ama ne yorucu ve iç karartıcıdır o insanlar. Söylemek istediklerini dile getirmek ve ikna etmek neden sükûnetle olamaz? Kendinden ve yaptıklarından emin insan neden dört tekerlekli araba görünümünde bir anksiyete krizi oluverir?

Çok ‘şaşaayla’ kendini ifade eden, olması gerekenden daha fazlasını sunmaya ihtiyaç duyan hiçbir şeyden hiçbir zaman hoşlanmadım. Çünkü hep, “Ee anlıyorum?! Neden bağırıyorsun!” hissi geldi bana. Bu tavrımı ‘ölçülü’ olarak algılayan çok oldu. Daha geçen gün bir röportajda dendi, “Sahnedeki duruşun ve özel hayatındaki çizginle hep ‘ölçülü’sün, sanki doz aşımın yokmuş da her şey karşısında hep olgunmuş gibisin…” Olgunluk kısmını bilemiyorum, sabahlara kadar tartışılır ama ölçü birimlerinden hiç anlamasam da (ilkokulda o konuların işlendiği derste okulda olmadığımdan şüphe ediyorum; hala kuruyemişçide, manavda “Şu kadar” diye kese kağıdının ortasını göstererek, tarif verirken metre belirtmek yerine “Ağacın oradan sağa sap” diyerek derdimi anlatabiliyorum) hayata ve hayatın getirdiklerine karşı belli bir ‘mesafede’ durmak ve resmi biraz daha sakin şekilde uzaktan görmeye çalışmak bana iyi geliyor. Benim için olması gereken, yani ‘normal’ olan hep buyken etrafta olan biten çoğu şeyin bir Dubai otel avizesi gibi olması da hayatın bir tür ‘şakası’ herhalde.

Fotoğraf: Kemal Zeytinoğlu

Birkaç istisna dışında sevdiğim müzikler ve onları kalplerinden çıkarıp hayatla buluşturan müzisyenlerde ‘çok sevme/hayranlık duyma’ kriterim bu bahsettiğim ‘carlamama’ ile bağlantılı oldu genelde. Carlamak deyince vokal olarak anlaşılmasın, çok güçlü ve yırtıcı birçok sese hayranlığım var. Tavır, kendini ortaya koyuş şekli, olayları ve elde ettiklerini (veyahut edemediklerini) sindirme biçimi beni ilgilendiriyor. Geçen haftalarda birçok müzisyen arkadaşımla bir araya geldim. Sahne üstünde, kulislerde ya da kayıtlarda… 8 Mart’ta IF Beşiktaş’ta Tolga Akyıldız’ın düzenlediği %100 Kadın Sahne’de Kadıköy sakini dostum Özge Fışkın’ın konuğuydum mesela. Her dinleyişimde içlendiğim Kalbinden Vursun şarkısını söyledik beraber. Işıltısı, kahkahası ayrı, insanın içine işleyen sesi, zekâsı ayrı Özge’nin. Ne olduğunu bilen ama Dubai otel avizesi gibi göz yakmak yerine billur gibi zarifçe akan akan akan. Çok güzel ve özel kadınlar vardı o gece sahnede. Yine Kadıköy’den tanıdığım, tavrını, konuştuğum kısa zamanlarda da hayatı algılayışını ve gülümseyişini sevdiğim Tuğçe Şenoğul, bir içim su Melisa Karakurt, insanın moralini anında yukarı çeken cimcime Fatma Turgut, seyirciyi anında avucunun içine alan gümbür gümbür ses Aslı Gökyokuş, kendine güveni sanki kundaktan beridir aynı olan Ayben, kahkahası, enerjisi bol, gençlikleriyle hepimizi cebinden çıkartacak iki tatlı kadın, Suzan Kardeş ve Seyyal Taner (ve hepimizin arasında centilmen bir konuk, Tuna Kiremitçi). Kadınlar çiçek midir değil midir tartışması oluyor ya, benim için o gece herkes birer çiçek kadar renkli, mis gibi ve hayat doluydu. Güçlerinin sırrı sapasağlam köklerinde gizliydi.

O konserden birkaç gün önce, 5 Mart’ta Erzincan konserime İstanbul’dan bir sürprizle gittim. Yakın zamanda Youtube kanalımda yayınladığım yeni şarkım Hırka Kokusu’nda bana eşlik eden Ufuk Beydemir’le. Ufuk’un öyle bir sesi var ki, şu seçim otobüsleri onun söylediği iki sıradan kelimeyi transfer etse çuvalla oy toplar. Hiç duyurusunu yapmadan sahneye bir anda çıkıp Hırka Kokusu’nda bana eşlik ettiğinde ve insanın içine işleyen şarkısı Ay Tenli Kadın’ı söylediğinde kapalı spor salonunda bir çığlık zinciri koptu. 

Bizim konserimiz bittiğinde Cem Adrian sahnedeydi. Yanında sakinleştiğim insanlardan Cem. Bir kedi karnınıza yatar, bütün geriliminizi, üzüntünüzü alıp yok eder. Öyle hissediyorum onunla bir araya geldiğimizde. Yolunu bağırıp çağırmadan belirleyen, gerektiği yerde söyleyeceğini hiç çekinmeden söyleyen ama bu çarkın her bir klişesine de cesurca sırtını dönen bir adam. Konsere çıkmadan kulisimize gelip, “Yıldızların Altında ve Tek Başına’yı söyleyelim mi?” dedi. Provasız, içimizden geldiği gibi. Sahne önünde ne olup bitiyor bilmiyorum ama sahne üzeri benim için sihirliydi. Tek Başına’yı kelime kelime ezbere bilmeme şaşırdım. Aslında niye şaşırdığımı bilmiyorum. Sebebi ta 1987’ye dayanıyor. Çocukken bu şarkıyı Nilüfer’in sesinden yüzlerce kez dinlediğim, Geceler albümünü ezberlediğim günlere…

Yoğun ve dolu dolu geçen bu haftalar bana tek bir şey hissettiriyor: Yaşadığımı. Kaygıları bir kenara bırakarak, hep yapmak istediğim şeyi yaparak, şarkı söyleyerek, yeni melodiler ve sözler yazarak, sevdiğim insanlarla bir araya gelerek, hayatın türlü türlü şansa, olanağa, yollara ve sürprizlere açık olduğunu tekrar hatırlayarak. Bana iyi gelen, ilham ve heyecan veren seslerle sesimi birleştirip gelip geçici ömürlerde kalıcı olan tek şeyin yaşadıklarımın bende bıraktığı izler olduğunu bilerek. Carlayan bir otobüse hiçbir zaman ihtiyaç duymadan, kendi iç sesimin bile en büyük güç olduğunu fark ederek. 

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Nur - 2 ay önce
Melis,bayılıyorum yazılarına! Ne hoş,ne zeka dolu ve içinden geldiği gibi yazıyorsun.Göğsüm kabarıyor okurken benim canım yeğenim!