Haftalık Bağımsız Gazete 27 Ekim 2020

Ruhun tutkuları…


Betül MEMİŞ

Betül MEMİŞ

Okunma 24 Eylül 2020, 10:25

Eskiden, epifiz bezinin, büyük bir organın işlevini kaybetmiş kalıntısı olduğu düşünülürmüş. Şu 20’lik yaş dişi efsanemiz gibi… 1917’de inek epifiz ekstrelerinin kurbağa derisinin rengini açtığı bulunmuş. 1958’de Yale Üniversitesi’nden araştırmacılar deri hastalıklarında kullanmak üzere epifiz ekstreleri elde edip, melatonin hormonunu izole etmişler. Bu madde belki başta planlanan etkiyi sağlamamış ama pek çok başka gizemin çözülmesine katkıda bulunmuş. Örneğin, farelerde epifizin çıkartılması yumurtalıklarda büyümeye neden oluyor, düzenli ışık altında tutulan hayvanlarda epifiz ağırlıkları azalıyor ve aynı zamanda overler büyüyor. Bu arada insanlarda da gelişimini 10 yaşına kadar olan dönemde tamamlayan epifiz bezi, daha sonra gerilemeye başlıyor…

Adeta online nefes alıp verip verdiğimiz şu günlerde neden mi bahsediyorum? Omurgalıların (bazılarımız davranış veya eylemleriyle omurgasız gibi görünse de - yani biz insanlardan bahsediyor) beyninin tam ortasında yer alan mercimek tanesi büyüklüğünde bir bezden; hani yaygın literatürde ruhla beyin arasındaki bağlantıyı sağlıyor dedikleri, üçüncü göz olarak da adlandırılan ‘epifiz’den… Sakin, daha üçüncü gözü açmadım, epifizin girizgâha eşlik etme sebebi ise; insan ruhunun bu salgı bezinde yer aldığını iddia eden “Modern Filozofinin Babası” ünvanının sahibi Fransız filozof, matematikçi ve yazar Descartes’ın 1649’da kaleme aldığı “Ruhun Tutkuları” adlı kitabı. Descartes’ın sağlığında yayımlanmasına izin verdiği dört eserin sonuncusu olan ve ölümünden bir yıl önce Fransızca olarak yayımladığı bu inceleme, filozofun bir nevi vasiyeti ve bütün felsefesinin meyvesi. 212 madde ve üç bölümden oluşan kitap, sadece epifizi kadrajına almıyor; insanın kendini beğenmesi, güven, ümitsizlik, korku, merhamet, kıskançlık ve daha pek çok duygunun hem ortaya çıkış nedenlerini hem de bunların insan üzerindeki fiziksel ve ruhsal etkilerini anlatıyor. Demem o ki bilahare kitaba bakmalısınız, zira bu aralar her zamankinden daha da ihtiyacımız var beyin loblarını açmaya. Unutmadan epifiz bezi karanlıkta çalışıyor ve asıl görevi olan seratonin, melatonin ve DMT molekülü hormonlarını salgılıyor. Mevzuya noktayı koymadan küçük bir hatırlatma; 90’ların sonunda biliminsanı Jennifer Luke, kullandığımız diş macunlarında bulunan sodyum floridin epifiz üzerindeki etkileri konusunda bir çalışma başlatmıştı… Çalışmanın sonuçlarını düşününce, Tezer Özlü’nün şu meşhur cümlesini (küçük bir değişiklikle) sarkıtabiliriz sanki:  “Burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin dünyası (ülkesi)”… Şimdilik devam!

Geçenlerde Science Advances'ta yer alan bir araştırmaya denk geldim: İnsanların yaklaşık 65 bin yıl önce Avustralya’ya ve yaklaşık 24 bin yıl önce de Amerika’ya gelişinin, hayvan yok oluşlarında ani artışlara neden olduğuyla ilgili. Hatta son 126 bin yıldaki memeli yok oluşlarının yüzde 96'sının sorumlusu iklim değişikliği değil, biz-insanlarmışız! İsveç, İsviçre ve Birleşik Krallık’tan araştırmacıların bulunduğu ekip ise, önümüzdeki yüz yıl içinde 558 kadar türün ortadan kalkacağını öngörüyor. Benden sonrası tufan diyenlerin de elbet bir gün başlarını kumdan çıkarmaları gerekecek. (Erken içimden geldi notu: Şimdi de epifizlerimizi biraz rahatsız edelim istiyorum. Bizim galaksimiz Samanyolu’nun, 12 milyar yaşında, 100.000 ışık yılı çapa sahip sarmal yapıda bir gök ada olduğunu ve 300 milyar dolayında da yıldız barındırdığını söyleyen biliminsanlarının kelamlarını düşünürsek; varsın yeni bir gezegen keşfedelim veyahut Mars’ın yüzeyindeki demiri yok edip, dört kat aşağıdaki suya ulaşıp ‘yaşanıyor’ diye bakterilerin habitatını ezberden sömürelim ve yetmezmiş gibi bu Dünya’dan Mars’a beton taşıyıp kat kat evler dikelim… Sonuç?! Cevabın 1 lt. su, 160 gr. yağ, 110 gr. protein, 15 gr. şeker ve 10 gr. da tuzdan oluşan beynimizde olması lazım… Umut tabii, olmaya da bilir!)

Tiyatro aleminden haberlerle Eylül’ü kapatıyorum izninizle… 106 yıllık bir kurum olan Darülbedayi / İstanbul Şehir Tiyatroları, Ekim’de sahnelerinde özel tiyatroları ağırlayacağını ve pandemi özelinde, tek perdelik, “daha az kadroyla temsil edilebilecek eserler”in sahneleneceğini duyurdu. Son aylarda oksijene ihtiyacımız olduğu aşikâr, tam da ilaç niyetine bir duyuru geldi Dot Tiyatro’dan. Bundan böyle İBB’ye ait Pirinççi Köyü’nde, yaklaşık beş buçuk milyon metrekare alana konuşlanan, içinde pek çok aktivite platformu bulunan Kemerburgaz Kent Ormanı’nda endam edecek Dot ekibi. Mekânını farklı tiyatrolarla da paylaşacak olan Dot’un yeni yüzünü sabırsızlıkla bekleyenlerdenim... Dört yıldır, çok sayıda tiyatroyu seyircisiyle buluşturan ve çeşitli atölyelere de ev sahipliği yapan Toy İstanbul, pandemi süreci ile oluşan şartlar nedeniyle vedasını verdi. Ki Tiyatro Kooperatifi’nin “Acil önlem alınmazsa sektörün çöküşüne şahitlik edeceğiz,” açıklamasından 1 gün sonra gelen bu haber, Türkiye Tiyatrosu’nun durumunu bir kez daha gözler önüne serdi. Bakanlık, müzik, tiyatro ve gösteri sanatları emekçilerinin bir gecede alınan kararla İstanbul’daki açıkhava etkinlikleri dahil iptal ederek ‘ne yapmaya çalışmaktadır?’ derken; gelen tepkilerin ardından yasak iptal edildi. Ne güzel coğrafya; her an her şey kafalara göre icraata geçebiliyor. Peki, bu anlık kararların geleceğe yansıması nasıl olacak, alın size yeni bir dilemma daha.

            Alman yönetmen Thomas Ostermeier, bir röportajında Almanya’da kültür sanatın sistem için gerekli olup olmadığına şöyle cevap vermiş, manidar buldum paylaşıp kaçıyorum (çeviri Ahsen Özercan’a, hatırlatma içinse Kemal Aydoğan’a selamlar).

“Hangi sistem? Angela Merkel’in ‘piyasayla uyumlu demokrasi’ diye adlandırdığı sistemimiz mi? Ben açıkçası piyasanın kurallarına boyun eğen bir sistemde gerekli olmadığım için son derece memnunum. Tiyatrocular sistem için gerekli olduklarını iddia ediyorlar çünkü sübvansiyondan düşmekten korkuyorlar. Fakat sanat özgür olmalıdır… Bu yüzden ısrarcı olmamız gereken şey, yönetim tarafından bize bir görev verilmemesi olmalıdır… Tiyatro sadece karşılaştığı seyirciyi bir parça eleştirel olmaları için şekillendirebilir, ki bunu da son 20 yıldır yapamıyoruz… Elbette savaşmalıyız fakat sistem için gereklilik kavramıyla değil, bir otonomi inancıyla, bağımsızlık savunusuyla gerçekleştirmeliyiz.”

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.