Haftalık Bağımsız Gazete 21 Kasım 2017

Yeni çağ masalları

Oyuncu-yazar Levent Tülek, ilk öykü kitabı Pitbull’da, iyilik ve kötülük temaları ekseninde, insanın şehir yaşamındaki değişiminin getirdiği saflık bozulması ve öze dönme arayışını anlatıyor

Yeni çağ masalları
Gökçe UYGUN

Tiyatro oyunları ve ekranlardan oyuncu olarak tanıdığımız Levet Tülek, bu kez sayfalara döktüğü kelimeleriyle karşımızda. Sanatçının, fantastik öğelerle bezediği 14 öyküden oluşan kitabı Pitbull, geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Kitapta, kah gündelik yaşamdaki sıradan bir olay olağanüstü bir hale bürünüyor, kah bir bebek dile geliyor… Okuyucuya, -kendi deyişiyle- ‘günlük yaşamdan sıyrılma, dünyaya ve kendilerine ait tatlı keşifler yapma’ imkanı sunan Pitbull’u, Kadıköylü Tülek’e sorduk.

  • Levent bey biz sizi oyuncu kimliğinizle tanıyoruz daha ziyade ama bu röportaj için araştırma yaparken yazı ile olan ilişkinizin de güçlü olduğunu gördüm. Nail Kitabevi’ndeki söyleşinizin başlığından esinle sorayım; "Kelimeler, sahnede mi sayfada mı?"

Her ikisinde de… Sahnenin de özünü kelimeler, yani dil oluşturur. Dilin canlanması sanatıdır biraz da tiyatro. O yüzden edebiyatla akrabadır. Dolayısıyla ikisini birbirinden ayıramam. Tam tersi birbiriyle iç içe.

  • 2007 ve 2008’de iki kitap yayımlamışsınız. İlk öykü kitabınızı yazmak için neden 9 yıl  beklediniz?

İlk kitabım Lümpen Sözlüğü, dilin dejenere olması, daha doğrusu gündelik yaşamın dejenerasyonu ile ilgili bir sözlük oluşturma çabasıydı. Yazı ve tiyatro geleneğimin kökeni olan mizahtan bol bol faydalanmıştım o kitapta. Çok da karşılığını buldu sanırım. Ardından yine aynı türde Klişeler Kitabı’nı yazdım. O da yine gündelik yaşama, klişelere, sosyal deformasyona bir bakıştı. Ama ben kurguyu her zaman seviyordum ve hep bir şeyler karalıyordum. Bir tarafım çok titizdir. Hiçbir zaman kolay kolay “ben yaptım, oldu” demem. Çok damıtırım. İyi bir iş çıkması için çokça zaman ayırmayı, seçmeyi, damıtmayı ve demlenmeyi bekledim galiba.

  • Yazan birine sorulabilecek -bence yanıtı zor ve çok katmanlı- bir soru sormak isterim; neden yazıyorsunuz?

Yazı bir rahatlama, nefes alma ve uzaklaşma yolu. Bir yanıyla da kendinize, olanlara, insanlara ve dünyaya dışarıdan bakma biçimi. Bir yabancılaşma terapisi benim için. Ve nihayet müthiş bir keyif alma yöntemi. Şu klişe sözü kendim için rahatlıkla söyleyebilirim: “Yazı benim için bir yaşam biçimi”

  • Kitabınızın adını sormasam olmaz. Pitbull, basında kötü haberlerle gündeme gelen bir köpek türü. Bu ismi seçerek neye işaret etmek istediniz?

Kitabımın ana teması iyilik ve kötülük. Ve bunun biçimleri. Sertlik ve kötülüğü ayrıştırarak saflığa yönelme arayışı. Kitabımın on dört öyküsüne bakarsanız bu arayışı görürsünüz. Hedefimdeki ve merakımdaki obje ise insan. İnsanın modern yaşamdaki dönüşümünü, değişimini, sıkışmasını, yalnızlaşmasını ve buna olan öfkesini sembolize eden bir canlı pitbull. Saflığını kaybedip, biçim değiştiren, saldırganlaştırılan, huzursuz bir hayvan. Dolayısıyla kitap için en doğru metafordu diyebilirim.

  • Pitbull’daki öykülerin ortak teması, onları birbirleriyle ilişkilendiren bağ nedir?

İnsanın şehir yaşamındaki gözle görülür değişimi ve dönüşümü. Bu dönüşümün getirdiği saflık bozulması ve öze dönme arayışı. Bunu da birtakım imgelerle somutlaştırdım öykülerde. Köpek dışında öykülerin içinde bebeklerin, arabaların ve binaların olduğunu görürsünüz çokça. Hepsi yalnızlıktan mustarip, geçmişi özleyen ama umudunu kaybetmemiş kahramanlar.

  • Arka kapakta ‘’… yalnızlığımızı vuruyor yüzümüze’’ deniliyor. Öyküleri, okuru yüzleşmeye davet için mi yazdınız?

Direkt böyle bir amacım yoktu, yazarken böyle hesaplar yapmam. Ama derinine indiğinizde evet, insanları bu yönde kışkırtmayı seviyorum.

  • Öykülerinizdeki karakterler ilginç; mesela köpek, mesela bebek, mesela çakal… Bu seçimlerinizi anlatır mısınız?

 Bunlar davranışları kestirilemez canlılar. Bir çakalın ne zaman nasıl davranacağını bilemezsiniz. Tekinsiz, tuhaf ve gergin bir canlıdır. Pitbull gibi. Ama bir yanıyla da cezbeder sizi. Cehennemin kapılarını gülerek kibarca açan nöbetçiler gibidir. Ya da bir bebek. Masumdur, tatlıdır ama bir yanıyla o da tekinsizdir. Dünyada ya da en basitinden evinizde olan bitenden en ufak bir şekilde sorumlu değildir. Pahalı oyuncaklarını kırabilir, kedinin gözünü çıkarabilir ya da evi yakabilir. Ama o şirin tatlı bir bebektir sonuçta. Şaka bir yana,  her an hayatımızda olan ama görülmeyen, anlatılmayan, üzerinde çok da düşünülmeyen karakterleri, temaları daha çok seviyorum galiba.

  • Hikâyelerin gerçeküstü, fantastik bir tarafı var. Mesela bebekler de, çakallar da konuşuyor. Neden böyle bir anlatımı tercih ettiniz?

Masalsı anlatımı severim. Okumayı söktüğüm ilk günden beri o dünyanın peşinden gittim. Her şeyin katı kurallar, normlar ve klişeler içinde boğulduğu disiplinlerde bunu çok rahatlatıcı ve muzip bulurum. Kararında bir mizahla bezenmiş fantastik bir anlatıyı hem okur hem de yazar olarak çok seviyorum. Evet benim hayvanlarım, bebeklerim konuşuyor, Pamuk Prenseslerim uçuyor. Bu da benim masal anlatma biçimim sanırım.

  • “Flu” adlı öyküyle ilgili iki sorum var; İstiklal’deki gaz bulutu, TOMA vb. satırları Gezi direnişine bir gönderme mi? Ve Ermeni kimliğini saklamak zorunda kalan Yeşilçam artistinin hikâyesini yazmaktaki motivasyonunuz neydi?

Gezi direnişi sırasında gerçekten de İstiklal Caddesi üzerindeki Ağa Camii’nde bir figüranın cenazesine denk gelmiştim. Bir yanda dünyevi bir mücadele sürerken, öbür tarafta kaybedilmiş hazin bir hikâye vardı. Bu bana çok etkileyici geldi. 30 yıldır sinema ve dizi sektörünün içindeyim. Her sektörde olan ayrıştırma ve ötekileştirme daha az da olsa, bizim sektörde de vardır. Gayrimüslümlerin, farklı cinsel yönelimleri olanların, farklı etnik kökenden gelenlerin rahatça iş bulup çalıştığı alandır sinema sektörü. Ama konu sektör olunca işin içine para ve endüstri, yani işveren girer. Sermaye bu kimlikleri kabullenemeyen adamların elindeyse sinemanın başına da böyle şeyler gelir. “Flu” öyküsünde iş bulabilmek için Müslüman taklidi yapan bir Ermeni figüranı anlattım. Trajikomik bir durum. Toplumda yükselen ötekileştirme ve tahammülsüzlüğün bir eleştirisi aslında bu öykü.

  • Bir röportajınızda Wim Wenders’in “En gerilimli hikâyeler sıradan insanın hayatından çıkar” sözünün, öyküleri yazarken hep aklınızın bir köşesinde olduğunu söylemişsiniz. Bu cümle öykülerinize nasıl yansıdı?

Hepimiz mutlaka bir kez, bir toplu taşıma aracındayken başımızı cama dayayıp binlerce, on binlerce evin pencerelerine bakmışızdır. Hele de akşamsa ışık yanan evlerde neler olduğunu, kimlerin yaşadığını, “insancıkları” merak etmişizdir. Aynı şekilde o insanlar da otobüslerde, dolmuşlarda, vapurlarda giden insanlara bakıp “Acaba nereye gidiyorlar, kim bilir kimin ne derdi var, kimi âşık, kimi kırgın, kimi yorgun, kimi parasız, kimi yalnız” diye düşünmüşlerdir. Ve bu insanlar evlerine gidip televizyonlarda havuzlu villaların dizilerini izler, sinemalarda kahramanlara hayran olurlar. Ya da romanlardaki destansı aşklara öykünürler. İşte ben de (kendimi de dahil ediyorum) bizim gibi sıradan insanların yaşamını merak ederim. Her insan bir dünyadır. Ve küçük ayrıntılar, ıskalanan, “flu” görünen, görünmeyen her şey benim ilgimi çok çeker.

  • Adeta “yeni çağ masalları” yazmışsınız bence. Ne dersiniz bu tanıma?

Teşekkür ederim, iddialı bir tanımlama olmuş. (gülümsüyor) Ne diyebilirim ki sanırım evet, buna yakın bir şey yazmış oldum.

  • Bence yazar olmanın iki yönü var. Siz kendi kafanızda bir şeyler yazıp sunuyorsunuz dış dünyaya. Sizi –bir oyuncu olmanız hasebiyle– tanıyan/tanımayan insanlar da bu kelimeleri, cümleleri kendi kafalarına taşıyor. Bu nasıl bir his yazan kişi için? Okurla nasıl bir bağ kurma niyetindesiniz?

Onun hayal dünyasına girmek, onu kurcalamak, oradaki gizli odaları keşfetmek benim okurlarla bağ kurma yollarımdan biri. Fantastik türü kullanmam biraz da bu yüzden. Şimdiye kadar gelen yorumların birçoğu etkilenmenin dışında “şaşkınlık.” Sanırım oyuncu olmanın bir dezavantajı da “görünür” olmak. Bu her zaman bir önyargı yaratır. Ama sadece bir yazarsanız sizin varlığınız, cisminiz, yaşam tarzınız vs. pek de önem taşımaz okur için. Önemli olan kaleminizin gücüdür. Sanım ben okurla sadece yazı yoluyla, saf bir bağ kurma peşindeyim.

  • Afaki bir soruyla bitirelim; sizce okur bu kitabı niye okusun?

Günlük yaşamdan sıyrılma, dünyaya ve kendilerine ait tatlı keşifler yapmak, umutlanmak ve tabii ki mutlu olmak için diyebilirim. Umarım bu nedenlerden en az birini bulup memnun olurlar.

(Fotoğraflar: Nazlı Erdemirel)

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.