Haftalık Bağımsız Gazete 21 Kasım 2017

Dağlarca ile 1970 yılından bir söyleşi

Kadıköylü eğitimci-yazar Şener Kaya, 15 Ekim 2008’de aramızdan ayrılan, “Türkçe’yi ses bayrağı yapmış” ünlü şair Fazıl Hüsnü Dağlarca ile 1970 yılında yapılmış röportajını gazetemiz ile paylaştı. Biz de usta şairi bu özel röportaj vesilesiyle saygıyla anıyoruz...

Dağlarca ile 1970 yılından bir söyleşi
GazeteKadıköy

Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı öğrencilik yıllarımdan tanırdım. Dağlarca’nın Aksaray’da köşedeki KİTAP kitabevine her hafta birkaç kez uğrardım. Kitabevinin vitrinine bakmadan geçemezdim. Hangi konu ele alınıp işlenmiş diye…Şiirlerini kartona yazıp vitrine asar, herkesin okumasını sağlardı, düşüncelerini üleşmekten mutlu olurdu. Ne yazık ki Aksaray’ın göbeğinden ara sokak olan Vezneciler’e taşınmak zorunda kaldı. Aksaray’daki yeri çok güzeldi. Saraçhane’den Aksaray’a inerken sol kaldırımdan Beyazıt’a dönen köşedeydi. Ne yazık ki kitapçı yaşamıyor. Ancak çorbacı ya da kafe olsaydı yaşardı.

“ATATÜRK DEVRİMLERİNİ KORUYUN, GERİSİ GELİR”

12 Aralık 1970 tarihinde Üsküdar Cumhuriyet Lisesi’nden kültür kolu başkanı Cengiz Aydın ve diğer öğrencilerimle birlikte kendisiyle görüşmeye gittik. Bizleri görünce çok sevindi ve mutlu oldu. Söyleşi boyunca kitabevini kapalı tuttu. Öğrencilere “Atatürk devrimlerini özenle koruyun, gerisi gelir, yurdumuz esenliğe kavuşur” dedi.

Daha sonra uğradığımda Dağlarca bana yeni yazdığı şiirlerini sesli okutturmaya başladı. Sesli okuyunca, bazı sözcüklerin yerinde olmadığını söylerdi. Kimi sözcüklerin içindeki sert sessizlerin(P.Ç.T.K) kulakta çatladığını, patladığını vurgulardı. Özellikle dizelerde sık sık tekraralanmasının hoş olmayacağını söyler, o tür sözcükler olunca bana dik dik bakar ‘-o sözcüklerin üzerini çiz’ derdi. Şiirlerinde Arapça, Farsça sözcüklere yaşama olanağı vermezdi. “Şiirlerimi Türkçe yazıyorum, Türkçe yazmayan hem dilini hem de ulusunu sevemez” derdi. Aradan birkaç gün geçince kitabevine uğradığımda ‘-genç şimdi oku bakalım, bak gördün mü çatlayan patlayan sesleri attım.’ Sert sessizlerin yerini yumuşak sessizlerinden (B.C.D.G) oluşan sözcükler kullanmıştı.

“BENİM ŞİİRLERİM BAĞIRARAK OKUNMAZ”

Şiirlerini ilk zamanlar yüksek ses ile okurdum.’-Ne yapıyorsun savaşa mı gidiyorsun? Ben duyuyorum zorlanma. Benim şiirlerim bağararak okunmaz, duygulu ve duyarlı oku genç.’ İşte ondan sonra ben de şiir okumayı öğrendim diyebilirim.

Fazıl Hüsnü Dağlarca ile görüştüğümüz 1966 yılında Sağmalcılar’da kolera salgını olmuştu. Giriş-çıkışlar denetim altına alınmış, karantina uygulanıyordu.

Fazıl Hüsnü Dağlarca, ‘yurttaşın özgürlüğü sınırlanıyor, kısıtlanıyor, olmaz öyle şey!’ diye öfkelendi. Ben de ‘–Ne olacak ?’ dedim.

‘-Hasta olanları dolduracaksın bir gemiye, Marmara açıklarına demirleyeceksin. Hastaları orada iyileştireceksin işte o kadar!..’

Bence kendine özgü ve şairce bir düşünce…

EZİLEN HER ULUSA DUYARLIYDI

Fazıl Hüsnü Dağlarca yalnız kendi ulusunun sorunlarını dert edinmemiştir. Ezilen, sömürülen, özgürlükleri yok olan ulusların da sorunlarını dile getirmiştir.”VİETNAM SAVAŞIMIZ” adlı şiir kitabını 02/07/1966 yılında ‘Şener Kaya’ya en iyi dileklerimle’ diye yazıp imzalamıştı. Ben de şimdi o büyük ve güzel imzayı saygı ve sevgiyle saklıyorum.

Son görevimizi yaptıktan sonra onunla ilgili dosyalarımı karıştırınca, 12 Aralık 1970’de kültür kolu başkanı öğrencimiz Cengiz Aydın ve arkadaşlarıyla birlikte F.Hüsnü Dağlarca ile yaptığımız söyleşiyi buldum.

- Kendinizi öğrencilerimize kısaca tanıtır mısınız?

1914’te İstanbul’da doğdum. 1935’te subay çıktım. Yüzbaşı iken 1950’de ordudan kendi isteğimle ayrıldım. Çünkü özgür yazmak her şeyden önemliydi. Subaylığı çok severdim. İki yaşamım olsaydı birini subay bırakırdım. Şiir benim için bir yaşam biçimi idi. Bu alanda yürümeyi yeğledim.

-Kitabevi açmasaydınız ne iş yapardınız?

Bu bir rastlantı sonucu oldu. Arkadaşlarım kitabevi açıyorlardı. Beni de ortak ettiler. Daha sonra bu iş benim üstüme kaldı. Bu iş olmasaydı herhalde kültürle ilgili başka bir iş yapardım.

-Şiire nasıl başladığınızı da anlatır mısınız?

İlk önce sözlü olarak başladım. Okuma yazma öğrenince de yazılı olarak sürdürdüm.

-En çok beğendiğiniz şairler kimlerdir?

-Yunus Emre ile Şeyh Galip.

-Şair olmakla gururlandığınız olmuş mudur?

Kendimi ayrıcalıklı görmek hiç aklıma gelmedi. Ancak şiir yazmak beni çok mutlu ediyor.

-Sanat yaşamınızda sizi etkileyen önemli olaylar var mıdır? Bunları şiirlerinize yansıttınız mı?

Yaşamımda derin izler bırakan olaylar var. Ben küçükken evimizden üç ölü çıkmıştı. Bu acılı olay öncesi annem kötü bir düş gördüğünü bize bildirmişti. Bu beni çok etkilemişti. Bu nedenle sık sık cenaze konusuna değinmekten kendimi alamıyorum.

-Bazı ozanlarımız sevi şiirlerine ağırlık veriyor. Bazıları da toplumsal olayları işliyor, yurt gerçeklerini dile getiriyor. Geleceğe kalma açısından siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hangi konuya ağırlık verirlerse versinler, yarına kalabilmek için başarılı olmak gerekir. Şiire yeni bir soluk getiren, kendi kendini aşan, dilini yaratan, değişik imgeleri ustaca kullanan gelecek kuşaklarca da izlenecektir. Ancak şunu da eklemeliyim ki, bir ozan yaşadığı döneme tanıklık etmelidir. İçinde bulunduğu ortamı olanca çıplaklığıyla yansıtmalıdır. Büyük değişim geçirdiğimiz günümüzde, ozanlarımız yurt gerçeklerini göz ardı etmemelidir.

-Eserlerinizden, toplumcu bir ozan olduğunuzu anlıyoruz. Gençlerimiz ve aydınlarımız kadar Anadolu halkı da sizi yeterince anlıyor mu?

Evet anlıyor. Yurdun değişik yerlerinden aldığım mektuplar bunu gösteriyor. Karşı Duvar gazetesini çıkarıp, kitabevinin camına astığımda buna bizzat tanık oldum. Bir gün, rastlantı sonucu görüp gazeteden kestiğim bir köyün fotoğrafını ve altındaki şiiri gören yaşlı simitçi kitabevine girdi. Beni hemşehrisi sanarak uzun uzun dertleşti. Başından geçen olayları anlattı.

-Şiirlerinizi nerelerde ve hangi zamanlarda yazıyorsunuz?

Her yerde, otobüste, trende, vapurda. Şiir yazmak için yer, zaman ve ortam aramam.

-Kısa zamanda çok şiir yazdığınızı biliyoruz. Yahya Kemal’ın bazı şiirlerini 3 ile 7 yılda tamamladığı söyleniyor. Uzun süre şiir üzerinde çalışarak bitiriyormuş. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Demek ki, herkesin izlediği bir yol var. 7 yıl bir şiiri bekletmek, 7 yıl aynı yerde durmak olmaz mı?

- Bir ozan olarak toplumu ne ölçüde etkileyebiliyorsunuz?

Bunun bir ölçüsü yoktur. Ancak elimden geldiğince, şiir gücümün yettiğince etkilediğimi sanıyorum.

-Sizin öz Türkçe kullanımına öncülük ettiğinizi biliyoruz. Öz Türkçe’ye karşı çıkanlar için neler söyleyeceksiniz?

Öz Türkçe diye bir şey yoktur, Türkçe vardır. Buna karşı olanların halka karşı olduklarına inanıyorum. Değişik dillerin etkilediği Osmanlıcanın yerini, zamanla Türkçe almaktadır. O dönemlerden kalan, halkın benimsediği sözcükler de Türkçe gibi kullanılmaktadır. Türk dili zamanla daha da gelişecektir. Buna karşı çıkmanın bir anlamı yoktur.

-Vietnam ve Hiroşima adlı kitaplarınızı okuduk. Vietnam halkının ezilişini, özgürlük direnişini, sizce diğer ozanlarımız neden dile getirmiyor?

Onu ben bilemem. Bir konuşmamda da dile getirdiğim gibi ozanlar, haksızlığa uğrayan, ezilen, sömürülen bütün ulusların sorunlarını yansıtmalıdırlar. Ben kendimi Türkiye sınırları içine kapatılmış olarak görmüyorum. Benim bulunduğum yer yeryüzüdür.

-Türkçe kitaplarında yer alan “Şehitler Tepesi” şiiriniz nedeniyle sizi destan şairi olarak tanıtıyorlar. Başka yönlerinizden söz edilmiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ders kitapları MEB’nın onayından geçiyor. Ders kitaplarını hazırlayanlar benim başka şiirlerimi koysalar, baştaki yöneticiler “Şehitler Tepesi” şiirine bile izin vermezler. Destanların ders kitaplarına konmuş olması başka tür şiir yazmıyor anlamına gelmez. Ne yazık ki, ozanların, yazarların öğrencilere tanıtımı sırasında bazı yönler ön plana çıkartılırken, bazı özellikler de es geçiliyor.

-Yeni ozanlarımızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şiir en çok uğraşılan, en çok ürün verilen yazın türü. Sevindirici yanı toplumsal şiirlerin yoğun oluşudur. Kendini kabul ettiren her şair Türk şiiri için yeni bir soluktur.

-Dağlarca soyadını almanızın bir nedeni var mı?

Özel bir nedeni yoktur. Soyadı kanunu çıktığında pek benimsememiştim. Fakat okul müdürlüğü sürekli baskı yapıyordu. Sonunda dört saatlik tabiye dersinde yazdım, çizdim ve bu ismi kendime yakın buldum. Bazı kimseler Fazıl Hüsnü kullanmıyor, yalnızca ‘DAĞLARCA’ diyorlar.

-Söyleşi için öğrencilerim adına teşekkür ediyor, Türk şiirine katkınızın artarak sürmesini diliyorum.

Ben de ,öğrencileriyle birlikte sosyal çalışmalar yapan seni ve senin gibi öğretmenleri kutluyorum. Bizim zamanımızda böyle çalışmalar yoktu. Şiirimizin, yeni kuşaklara tanıtılması ve sevdirilmesinde eğitimcilerimizin etkisi çok büyüktür.

F.Hüsnü Dağlarca hiçbir zaman yok olmayacak,yüreğimizde türkçeleşmiş Türkçe’nin ses bayrağı olarak yaşayacaktır. O’na iki dörtlüğüyle güle güle diyorum.

Söyle sevda içinde türkümüzü,
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz,
Yaşamak bu kadar güzelken?

İnsan, dallarla, bulutlarla bir,
Ayrı maviliklerden geçmiştir
İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?

 Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.