Haftalık Bağımsız Gazete 27 Kasım 2021

Öykünün kısalırken genişleyen hacmi 


Behçet ÇELİK

Behçet ÇELİK

Okunma 18 Kasım 2021, 13:00

Edebi türler arasında adı konmamış bir hiyerarşi var gibi, özellikle romanla öykü arasında. Edebiyatla yakından ilgilenenler için bu aslına bakılırsa eskimiş bir konu. Öykünün bir edebi tür olarak son 10-15 yılda eskisine göre daha muteber görüldüğü yadsınamaz, yıl içinde yayımlanan öykü kitaplarının sayısı, üstelik bunların arasında ilk kitapların azımsanmayacak oranda oluşu bunun açık ispatı. Gelgelelim, okur genelinin nezdinde durum pek öyle değil. Halen öykü yazdığını söyleyenler, “Çocuk kitabı mı?” sorusuyla karşılaşabiliyorlar mesela. 

Öykünün gördüğü ilginin azlığı ve bir anlamda hor görülmesi, sanırım, iki temel nedene dayanıyor. İlki, öykü okumanın roman okumaya göre zorluklar barındırması: her seferinde yeni bir kurguya girmek, yeni karakterlerle tanışmak cazip değil. Böylesi kaygısı olanlar için roman bile giderek yetmiyor, dizi/seri okumak yeğleniyor. “Karakterle tanışmak” dediğime bakmayın, öykü kişilerini öyle uzun boylu tanımayız, bir an içinde görünüp yiterler çoğunlukla, olay örgüsü de kesintilidir çok zaman, tamama ermeden öykü bitiverir. Resmin bütününü tamamlamak çok zaman bize kalır – hayal gücümüze, geçmiş deneyim ve okumalarımıza. Dolayısıyla öykünün romana göre öncelikle “hacmen” sınırlı oluşu gördüğü ilginin az olmasındaki başlıca etken – öyküde olayların, sahnelerin iktisatlı, eksiltilerek anlatılması da bir “hacim” meselesi sayılmaz mı?

Öykü okumakta zorlandığını söyleyen tanıdıklarımdan bu yönde çok şikâyet işittim. Beri yandan, talebin daha hacimli metinlere yönelmesine rağmen “hacmin” daha da küçüldüğü bir alt türde kaleme getirilmiş yapıtlara daha sık rastlar olduk.“Minimal öykü”, “kısa kısa öykü”, “küçürek öykü” gibi adlarla anılan, birkaç cümleden, bir paragraftan ya da en çok bir-bir buçuk sayfadan ibaret metinler bunlar. Klasik öykü tanımlarından olan “Bir ânın anlatımıdır” cümlesinin sözlük anlamıyla hayata geçirildiği söylenebilir bu türdeki öyküler için. Bir parıldama ânı, öykücünün kâğıda dökmesiyle sabitlenen, derinleşen, uzayıp genişleyen bir an. Günlük hay huy içerisinde üzerinde durulmayan hisler, bir şeylerin ansızın farkına varmak (ya da varır gibi olmak), anlık bakış açısı (ifade) değişikliğine yol açan bir ayrıksı, aykırı hal, muhtemelen ertesinde çok şey gene olageldiği gibi sürecektir, değişmeden yinelenecektir, ama işte o bir andaki kırılmada yaşanmış ve anlatılmıştır (kâğıda dökülmüştür) – artık yaşanmamış, farkına varılmamış gibi yapmak çok olası değildir.

Bu gibi anların anlatılması, çarpıcı, sarsıcı olmadığında okuyana yavan yahut oyuncul gelebilir. İyisiyle karşılaştığımızdaysa edebiyat metinlerinden beklediğimiz çok şeyin damıtılmış haliyle buluşmamız mümkündür. İnsanı araştırmanın, anlamanın çok özel bir yolu kabul ediyorsak edebiyatı, bu tarz öyküler insana dair, büsbüyük konuşurken ihmal edilen, önemsenmeyen ama farkına varılmadığı için bizi sürgit derinden derinden etkileyen–milimetrik ya da milisaniyelik– birçok şeyi görünür kılarak sarsabilir bizi. Ya da edebiyatta, özellikle öyküde bir şeyler aktarır, anlatırken saklı kalmış, üzeri örtülmüş, kaçılmış, kaçınılmış bir şeylerin anlatılmadan sezdirilmesini kendine özgü bir anlatma biçimi sayıyorsak…

Cem Tunçer’in yakınlarda yayımlanan “Juvenil”de (Holden Kitap, 2021) bir araya getirdiği kısacık öyküleri okurken bu saydıklarımın yanı sıra, öykünün etinin budunun (hacminin) yetmeyeceği zannedilen ne çok meselenin kıpkısa anlar üzerinden pekâlâ anlatılabileceği geçti aklımdan. Hatta özellikle kıpkısa anlar üzerinden daha iyi anlaşılabileceği ve anlatılabileceği. Acıyla baş etmek mesela – bir yakını kaybetmek ya da terk edilmek kaynaklı. Keza, yas tutmanın ve yas tutamamanın anlık çarpmaları: Varoluşumuzun bir anında yok oluşla apansız karşı karşıya gelmek, yapayalnızken, boş bulunmuşken, hayatın geçici olduğunu bilir, ama bunu unutmayı iyi kötü becerirken. Kuşkusuz, acıyla ve suçluluk duygusuyla baş etme çabasındaki insanın gerilimleri – bunun çaba olduğunun akıldan çıkmaması, ama gene de denemekten vazgeçilmemesi. Önemsiz ayrıntının bir anda kritik bir hal alması ve tersi, kritik bir ânın zihnin, kelimelerin, muhayyilenin anlık sıçramasıyla önemsizleşivermesi. 

Beri yandan Tunçer’in öyküleri, ironinin mizah olmadığını, insana güldürmeye, geçiştirmeye yönelik bir bakış açısı sunmadığını, dönüştürücü bir gücü olduğunu da hatırlatıyor. Benzerlikleri benzersiz, kalıcıyı geçici, geçiciyi kalıcı kılıyor ironi; en önemlisi de kişinin kendisinden kaçmasını bitimsiz bir kovalamacaya dönüştürüyor – bunun farkına varmanın beyhudeliğini de sezdirerek.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mehmet Binboğa - 1 hafta önce
Çok yerinde saptamalar Sayın Hocam, öykünün şiirselleşmesi de bu kaygılardan olsa gerek...