Haftalık Bağımsız Gazete 20 Eylül 2019

Meydanlar


Müge İPLİKÇİ

Müge İPLİKÇİ

Okunma 05 Eylül 2019, 15:40

Kurban Bayramı’ndan birkaç gün önce Kadıköy’ün sıcak meydanlı bir gününde oğlumla birlikte bir sokak pastanesinin sandalyelerine tüneyip limonata içtik. Onunla, son yıllarda, parça parça ama bir o kadar da nitelikli anılardan oluşmak durumunda kalan hayatımıza bir yenisini daha ekledim. Şöyle ki oturduğumuz yer, biz oraya tüner tünemez canlanıverdi ve Kadıköy Meydanı ruhu her yanı sardı; iki sokak sanatçısının (gerçekten çok iyiydiler) etrafa saçtığı tılsımla hemen her yer, çok değil, bir iki dakika içinde daha da hareketleniverdi. 

Ali Deniz, benim kapı gıcırtısıyla oynama halime alışık olduğu için pek şaşırmadı elbet ve ben kendimi orada dans etmeye başlayan insanlarla bir sağa sola yalpalarken buluverdim. 

Meydansa, al sana meydan. Bi ümitledim ki sormayın... Kalabalıksa, işte böyle bir kalabalık. Neşeli, coşkulu, karışık, barışık, güzel.

Sonra ne mi oldu? Bayramdı filan derken perde kapanıverdi.

Cümlenin hem eğretilemeli hem de düz anlamı böyle...

Ne mi oldu?

Bizler Kırıkkale’den bir haber aldık.

Ortalık yerde bir kadın, bu ülkenin talihsiz birçok kadını gibi hayatının baharında bitiverdi. Bitmek ki ne bitmek!

Kurban Bayramı sonrasında, neye kurban edildiği belli olmayan bir yazgıyla insanların ortasında, bir kentin orta yerinde, bir meydana açılması umulan bir köftecinin köfte kokuları arasında lime lime edildi. Ne ilk ne de son olması ise, bizleri, geride kalan o şaşkın ahaliyi, topyekün yazgıya kurban eden feci bir haldi.

(Bu satırların ortasında gezinirken ‘yazgı’ sözcüğünü kullanırken bile ürperiyorum!)

Sonra bir kez daha düşünmeye başladık. Yazgı ne, coğrafya ne, kader ne ola ki diye... Cevap basitti aslında. Sırf Ağustos ayında 49 kadını katleden erkek bir ülkede yazgı da kader de, olsa olsa geçmişten devraldıklarımızdı. Ve bu geçmişten devraldıklarımızın kaynağında kadını esasen yok sayan bir cinsiyetçiliğin (vb. vb.)  izleri fena halde çürümeye başlamıştı. Hâlâ aile konusu ve o kavramın içerisinde olup bitenler büyük bir soru işareti, hâlâ okullardaki eğitim ve o eğitimin gizliden gizliye ördüğü ağ ile başımız dertteydi! Bu ikisi konusunda bir arpa boyu ilerleyemeyişimiz ise, kısır bir kum saatinin  içerisinde yılları oradan oraya savurmaktan başka bir şey değildi. Bu ülkede kadınsan, bu ülkede farklıysan, akıntıya karşı kürek çekme arzusundaysan, soruysan, ünlemsen, çentiksen vay geldiydi başına... Adın yoktur, varsa da kurbandır. Sadece kanla örüldüğü de söylenemez bu kurbanlığın. Bazen çok derin sessizliklerin kurbanları da vardır.Ki onlar, uzakta değil, burnumuzun dibinde annemiz, halamız, teyzemiz, anneannemizdir. Hepsinin devraldığı sessizlikte kendini eritip yok sayışa dair bir teğelleme yok mudur yaşama? Vardır, hem de nasıl... Kendilerini susuşla var ettiğini düşünen ne kadar çok ‘tanıdık’ kadın öyküsü vardır.

Oralarda tüm bu başlıklarla durup durup oyalanırken çat kapı Fadime Uslu’nun yeni kitabını elimde buluverdim. Sıcak bir yaz gününde Kadıköy Çarşısı’nın meydan ruhunu içimdeki bir yerle buluşturan satırları soğuk bir limonata lezzetiyle içmekse o zaman hasıl oldu. Oğlumun ve onun kuşağının azıcık meraklı ve bir o kadar da tanıdık bakışlarını oradaki kahramanın sesine katmayı da bu yüzden çok istedim. 

Fadime Uslu’nun izniyle dinlemenizi isterim:

‘Ay Eskir, Gün Işırken’ adlı bu yeni kitabında yazar, bir kadın kahramanına şu sözleri söyletir:

‘Kızlar anneannelerinin yazgısını sürdürürmüş...’

Karşıdan gelen cevapsa çok güzeldir:

‘İnanma’ dedi hiç tereddüt etmeden. ‘Kimse kimsenin ne yazgısını ne de anılarını devralır: Asla inanma buna.’

***

O zaman ne yapalım şimdi biz?

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.