Haftalık Bağımsız Gazete 01 Nisan 2020

Sahnedeki ‘maymun’ insan

Pireli Varyete oyununda bir maymunun insan oluşunu canlandıran oyuncu Ayşegül Sünetçioğlu, “İnsanların kendi görünmez kafeslerini düşünmeleri için bu oyunu oynuyorum” diyor

Sahnedeki ‘maymun’ insan
Gökçe UYGUN

 “İşte karşınızdaaa, dünyanın en bildik, en fark etmedik, çok gördük, fakat böylesine rastlamadık hikayesinin sahibi:Pİ RE Lİİİ!”

Böyle tanıtılıyor oyun. Adı Pireli Varyete. Geçen ay Kadıköy Emek Tiyatrosu’nda prömiyer yapan oyunda izleyene bir maymunun insan oluşu ile insanın maymun oluşu arasında şenlikli bir gösteri sunuyor. Kadıköy Emek Tiyatrosu ve Praxis Perform’un ortak yapımı olan oyunu hem uyarlayıp yöneten hem de oynayan genç oyuncu Ayşegül Sünetçioğlu’yla konuştuk.

  • Sizi tanıyıp, okurlarımıza tanıtalım.

1984 İstanbul doğumluyum. 2008 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümü’nden mezun oldum. Daha sonra aynı bölümde yüksek lisans yaptım. Sonrasında doktoraya başladım. Mezun olduktan sonra İzmir’de kaldım, Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda çalışmaya başladım. 9 yıl orada oyuncu, eğitmen ve koreograf olarak çalıştım. 2017’de İstanbul’a geri döndüm ve çalışmalarımı burada sürdürmeye başladım.

İNSANLAŞMA SERÜVENİ

  • Oyunu prömiyerde izledim lakin henüz izle(ye)meyen seyirci için, sizin ağzınızdan bir özet duymak isterim. Neyin oyunu bu?

Oyun, uygar dünyanın varyete sahnelerinde kendine iyi bir yer edinmiş maymun Pireli’nin insanlaşma serüvenini anlatıyor. Bu serüven, bir varyete gösterisi içerisinde aktarılıyor seyirciye. Fakat bu aktarılırken yavaş yavaş anlattığı öyküye ve kendine yabancılaşan ve artık aslında artık ne maymun ne de tam olarak insan olan Pireli’nin gösterinin içerisinde sıkışıp kalmasına şahit oluyoruz.

  • Kafka’nın “Akademi İçin Bir Rapor” hikayesi oyunun temelini oluşturuyor. O öykü neyi anlatıyor ve siz bunu sahneye taşımaya nasıl karar verdiniz?

Bir avcı grubu tarafından yakalanıp kafese kapatılan bir maymunun insanlaşma öyküsünü anlatıyor. Yaşayabilmek için tek çıkış yolunun insanlara benzemek olduğunu fark eden bir maymun, aldığı eğitimlerle insanların dünyasını kavrayarak ideal insan profiline ulaşıyor. Kafka insan olmanın koşullarını bir maymunun ağzından anlatarak bizi medeniyet ve varoluş tartışmasıyla karşı karşıya bırakıyor.

Ben bu öyküde kendi serüvenimi buldum. Ailemden, öğretmenlerimden, arkadaşlarımdan bana yüklenen bilgilerle ideal insan olmaya çalışırken kendime yabancılaşıp hiçbir şey yapamaz noktasına geldiğimde bu öyküyle karşılaştım. Ve benim kendime yarattığım kafesin içinde sıkıştığım gibi diğer insanların da kendi görünmez kafeslerini düşünmeleri için bu öyküyü sahneye taşımak istedim. 

  • Varyete kelimesinin 2 anlamı var ; “Şarkı, dans, hokkabazlık, temsil gibi aralarında ilişki bulunmayan farklı oyunlardan oluşan gösteri” ve “Ait olduğu türden çok ufak farklarla ayrılan birey; ait olduğu belirli bir grup organizmadan görev ve yapı karakterleri bakımından ayrılan bir organizma.” Bu iki anlam da oyun ile denk düşüyor gibi.

Evet, ilk anlamı Pireli’nin artık ait olduğu dünyanın yani gösteri dünyasının zeminini oluşturuyor. Bu yüzden oyunun içinde varyete konseptine dayanarak şarkı, dans ve akrobasi gibi öğeleri görebiliyorsunuz. İkinci anlamı ise oyunda kendi özünden vazgeçerek, var olmak için insan olmayı tercih eden bir maymunun hikâyesiyle uyuşuyor.

  • Bu role nasıl hazırlandınız? Hem mental (bir maymunun ruh haline bürünebilmek..) hem fiziksel (akrobatik hareketler kolay olmasa gerek) olarak?

Geçen sezon Kadıköy’de bulunan Pat Atölye’de koreografım Şaziye Özlem Turan’dan 3 ay havada akrobasi dersi almıştım. Oyuna karar verdikten sonra bu eğitimi oyun için değerlendirebileceğimi düşündüm. Şaziye ile Temmuz’da Kabile Sahne’de, sonrasında yine Pat Atölye’de tekrar başladık çalışmaya. Kondisyonum için sıkı antrenman yapmam gerekiyordu. Bir maymunun bedenine ve enerjisine yaklaşmak için bu fiziksel çalışmalar çok yararlı oldu. Bununla birlikte aslında zihnim de hazırlanıyordu. Çünkü gündelik yaşamda yapmadığımız eylemler içerisinde olduğumdan insansı duvarımı kırıp daha ilkel olanla ilgileniyordum. Zaten maymunlar en sevdiğim hayvanlar olduğu için yüklü bir gözleme sahiptim. Hatta üniversite 2.sınıfta bir çocuk oyununda maymunu oynamıştım. Elbette aradan yıllar geçti ve bakış açım çok değişti. Yani kendi enerjimi maymunlarla çok özdeşleştirdiğim için eğlenceli bir süreç geçirdim.

“İNSAN OLMAK ÇOK ZOR”

  • Bu oyundan size kalan nedir? Mesela insan olmak mı zor(muş)/kolay(mış) maymun olmak mı?

İnsan olmak çok zor. Hele yaşadığınız topluma yakışan bir insan olmak daha zor. Hem çevrenin size hem de sizin kendinize yüklediğiniz beklentileri karşılayayım derken zaten özünüzü yitirip kim olduğunuzu unutuyorsunuz. İsteyerek gelmediğim bir dünyada, çevremin de etkisiyle kendime varoluş nedenleri yarattım, herkes gibi. Şimdi o nedenlerle kurulan kafesin içinden ne kadar çıkabilirsem o kadar iyi. Bunu fark etmek bile güzel. Maymun olmak ise, kolay ya da rahatmış gibi görünse de insanların egemen olduğu dünyada bence hayvan olmak da çok zor.

  • Uyarladınız-yönettiniz-oynuyorsunuz. İmkansızlıktan mı her şeyi siz yapıyorsunuz yoksa tek kişilik bir oyunda her şeyin yine tek bir kişide olması kolaylık mı sağlıyor?

Öncelikle böyle olsun istememiştim.  Uyarlama için dramaturgum Sinem Özlek ile görüştüm. Fakat ilk görüşmemizde saatlerce bu oyunu neden istediğim başlığı altında kendi hayat hikâyemi anlatınca bu oyunu benim uyarlamamın daha doğru olacağını söyledi. Çünkü o uyarlasaydı benim dünyamın dışında kalacaktı. Yönetme meselesi de yine bununla doğru orantılı. Benim anlatmak isteyeceğim şey ile bir başka yönetmenin bu oyunda anlatmak isteyeceği şey ne olursa olsun tam örtüşmeyecekti. Bu yüzden ben kendi hikayemi kendim anlatmak istedim. Ama bunu bir kere daha dener miyim açıkçası bilmiyorum. Çünkü yönetmen ve oyuncu olarak ikiye bölündüm. Hatta iyice kendime yabancılaşıp yönetmene isim bile taktım. Kafka çalışırken de bu durum manidar oldu tabi. (gülüyor) Oyuncunun prova sürecinde asla ilgilenmediği durumlarla yönetmen olarak ilgilenmek zorundaydım. Yönetmen yardımcısı Ecem Gümüşsu’nun eşi bulunmaz desteğiyle güzel atlattım ama zor bir süreçti.

"TİYATRO YAPMAK OYUNCULARIN ÖNCELİĞİ DEĞİL”

  • Önceki oyunlarınızdan Marat/Sade de tek kişilik oyundu, şimdiki de. Sahnede tek olmayı mı seviyorsunuz?

Praxis Perform çatısı altında iki tane tek kişilik oyunum olmuş oldu ama aslında “Jean-Paul Marat” çıktığında Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda (BBŞT) çalışıyordum. Marat bir yandan oynarken bir yandan kalabalık bir ekiple “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü”, “Savaş Baba” ve “Ziyaret” oyunlarında oynadım. Geçen sezondan beri de Kadıköy Emek Tiyatrosu’nda “Cadı Avı”nda oynuyorum. O da kalabalık ekipli bir oyun. Yani aslında sahnede tek olmayı sevmekle bir ilgisi yok, Praxis’e özel böyle bir durum oldu. İkinci projede tek başıma oynamak istemiyordum, başka projelerim ve çalışmaya başladığım arkadaşlarım vardı. Fakat buraya geldikten sonra anladım ki İstanbul’da tiyatro yapmak maalesef oyuncuların önceliği değil. Daha çok ünlü olmak ve dizi yapmak ön planda tutulduğu için prova sürecini sağlıklı sonuçlandırmak maalesef mümkün olmuyor. Herkesin önceliği para kazanmak olduğu için kimseye tiyatro yapması için bir yaptırım uygulayamıyorsunuz. Diziden veya daha “ünlü” bir yerden iş teklif edildiğinde bırakıp gitmelerini saygıyla karşılamak zorunda kalıyorsunuz. Çünkü alternatif bir tiyatro olarak onların beklentilerini maddi olarak karşılayamıyorsunuz. Bu tip nedenlerle projelerim iptal olduğu için çekmecemde tuttuğum projeyi sezonu kaçırmamak adına devreye sokmak zorunda kaldım.

  • İzmir’den İstanbul’a dönüşünüz nasıl oldu?

İzmir’de akademisyen olarak kalmak gibi bir niyetim vardı, ayrıca BBŞT’de maaşlı ve sigortalı olarak çalışıyordum. Bunlar İstanbul’a gelmemin önüne geçti. Maddi olarak kendimden başka güvencem olmadığı için kurum tiyatrosundan ayrılmak beni korkutuyordu. Ayrıca İzmir’i çok seviyordum ve tiyatroda da çok mutluydum. Tiyatro yapmak için illa İstanbul’a gelmenin gerekli olmadığını düşünüyordum. Gerçi hala öyle düşünüyorum. Fakat zamanla belediyede çalışma kavramı beni mesleğime yabancılaştırdı. Yerimde saymaya başladığımı hissediyordum. Serbest bir zaman dilimimiz yoktu, tam zamanlı çalışıyordum. Bu yüzden bir oyuncu olarak İzmir içerisinde sınırlı kaldım. İstanbul’a oyun izlemeye gelmek, buradaki gündemi takip etmek çok zor oluyordu. Belediye ilişkileri sürekli işimizin önüne geçiyordu. Çalıştığımız sahneye giriş çıkış saatlerimizi kontrol etme amaçlı yüz okuma cihazı getirildikten sonra ayrılmak için kararım kesinleşmişti. Çünkü 9:00 - 17:00 mesai saatleri içerisinde çalışıyorduk. Gecenin körüne kadar prova yapsanız da bu ek mesai olarak değerlendirilmemekle birlikte sabah 9:00’da yine sahneye gitmek zorundaydınız. Bu zorunluluklar o tiyatroda ne kadar iyi işler yapsak da ne kadar mutlu olsam da beni işimden soğuttu ve ayrıldım.

"TELEVİZYONDA GÖRÜNMEDEN TİYATRODA TUTUNABİLMEK ZOR"

  • Yolunuz Kadıköy Emek Tiyatrosu’yla nasıl kesişti?

İstanbul’da var olabilmek için elimde bir tek oyunum vardı. Oyunu aktif  bir şekilde sezon içerisinde çeşitli sahnelerde oynayabilmek için bir çok alternatif sahneyle görüştüm. Kadıköy Emek Tiyatrosu benim İzmir’deyken özenerek takip ettiğim tiyatrolardan biriydi. Okuldan bir arkadaşım vasıtasıyla Pınar (Yıldırım) ile tanıştım ve Jean-Paul Marat’yı Emek’te oynamaya başladım.

  • Kendi bağımsız tek kişilik tiyatronuzu (Praxis Perform) ne zaman kurdunuz? Nasıl bir his? Yaşadığınız güzel anlar ve sıkıntılı zamanlar neler?

Praxis Perform aslında tek kişilik değildi. Okul arkadaşım ve can dostum Serel Turhan ile birlikte Ocak 2016’da kurmuştuk. Fakat ben İstanbul’a gelince işleri birlikte yürütemeyeceğimize karar verdik ve istemesek de yollarımızı ayırmış olduk. İşin zorlaşan kısmı burada başlamış oldu. Hala bir tiyatrom olduğuna inanamıyorum çoğu zaman. Çünkü söylediğimde de ciddiye alınmayan bir tarafı oluyor. Bir yandan şu anda tek kişilik oyunlarım olduğu için Ayşegül Sünetçioğlu Tiyatrosu gibi görünen bir tarafı var ve bu beni rahatsız ediyor. Tek başıma görünüyor olabilirim ama bu doğru değil. İki oyun için de birçok insan emek verdi. Sadece tiyatronun görünen yüzü benim ve evet bu tiyatro bana ait.  Niyetim önümüzdeki sezonlarda bu işe benim kadar gönlünü koyan oyuncularla başka projelerde çalışmak ve çoğalmak.

 Praxis beni birçok insanla tanıştırdı. İzmir’de kurumda çalışırken ulaşamadığım birçok yere ve insana onun sayesinde ulaştım. Hatta Marat sayesinde Pınar ile tanışıklığımızla bağlantılı olarak hayranı olduğum yönetmenim ve hocam Engin Alkan ile tanışmamı ve çalışmamı sağladı. Bağımsız bir tiyatronuz var ise süreklilik çok zor oluyor. Televizyonda görünmeden tiyatroda tutunabilmek ve seyirci bulabilmek gerçekten zor. Ama işinizi seviyorsanız ve ısrarcıysanız insanlara ulaşmamanız imkansız.

  • Bir röportajınızda sizden tiyatroyu meslek olarak seçmeyi düşünen genç öğrencilere öğüdünüz soruluyor, “Neden tiyatro yapmak istediğini iyi bilmek gerek” diyorsunuz. Acaba sizin tiyatro yapmaktaki nedeniniz ne?

Ben sosyal ortamımdan ziyade sahne üstünde insanlara daha kolay ulaşabildiğimi ve onlarla konuşabildiğimi düşünüyorum. İçime kapanık bir tarafım var fakat bu durum sahne üstündeyken değişiyor. Bir başka kişinin enerjisini giydiğimde ve onun öyküsünü anlattığımda daha cesaretli oluyorum. Elbette kendi öykülerim de giydiğim rol kişilerinin içinde hayat buluyor. Nesilden nesile aktarılan hikayelerin anlatıcısı olmak bana göre en iyi tiyatro sayesinde yapılıyor. Bunları öğrenmek ve aktarmak bana her zaman heyecan veriyor. Estetize edilmiş bir yapının içerisinde bambaşka öykülerin, insanların sesi oluyorsunuz. Ben bir role ulaşmaya çalışırken, onun yaşam koşullarını incelerken kendimi insan olarak birçok yerden sınamış oluyorum. Kendimi sorguluyorum ve insanlara da bu dünyayı ve kendilerini tiyatro aracılığıyla sorgulatmak istiyorum.

KADIKÖY’DE TİYATRO YAPMAK BAMBAŞKA BİR GÜZELLİK”

  • Kadıköylüsünüz. Kadıköy’le bağınızı paylaşır mısınız?

Göztepe’de doğup büyüdüm. Çocukluğum Kadıköy’de geçti, teyzelerim burada oturuyorlar. Annemle o yüzden sürekli buraya gelirdik. Her bir bölgesinde bambaşka anılarım var. İzlediğim ilk tiyatro oyunu Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’ndeydi. Daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genç Günler Festivali’nde aynı sahnede Marat’yı oynama şansı yakaladım. Çocukluğumun geçtiği o salona sahneden bakmak benim için muazzam bir andı. Annem beni lisedeyken Kadıköy’de, Vişne Sokak’ta bir tiyatro kursuna yazdırmıştı. Tiyatrocu olmaya da orada, Tiyatro Metropol’de karar verdim. O yüzden yıllar sonra Kadıköy’de tiyatro yapıyor olmak benim için bambaşka bir güzellik taşıyor. 

  • Kadıköy’ün tiyatro ortamı, oyunlar, diğer oyuncular, seyircileri… vb hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum.

İstanbul’a geldiğimde açıkçası Kadıköy’de bu kadar fazla bağımsız tiyatro olduğunu bilmiyordum, sahne ararken fark ettim. Sonrasında anladım ki Taksim’den yavaş yavaş bu bölgeye bir akın olmuş. Çok fazla sahne ve oyun var. Aynı zamanda Kadıköy Tiyatroları Platformu’nun bu bölgedeki bağımsız tiyatroların görünürlüğünü de arttırdığını düşünüyorum. Burada kuvvetle yükselen bir tiyatro artışı ve alıcısı var. Seyircilerin de daha aktif alternatif sahneleri takip ettiğini düşünüyorum. Her ne kadar sadece ünlü kişileri sahnede görmek için oyuna giden bir kitle varsa da, iyi oyun arayan ve bunu sıkı takip eden büyük bir seyirci kitlesi de var.

Oyun takvimi: 10, 18 ve 27 Ocak/ 20.30

(Kadıköy Emek Tiyatrosu Hasanpaşa, Doğançay İş Hanı No:29, Uzunçayır Cd., (0216) 545 73 76)


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.