Haftalık Bağımsız Gazete 24 Ekim 2020

Kadıköy, rock ve ev…

Kendisinin de parçası olduğu ‘Kadıköy rock kültürü’ hakkında tez yazan akademisyen Bengi Çakmak, “Tezimin amacı Kadıköy rock kültürüne bir ekosistem olarak bakmak ve oradaki birlikte yaşamı, titreşim-ses-müzik ve duygular ve onların etkileşiminden doğan tarihsel, mekânsal ve kültürel birikimi anlamak” diyor

Kadıköy, rock ve ev…
Gökçe UYGUN

Üsküdar Üniversitesi Araştırma Görevlisi Bengi Çakmak, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Eleştirel ve Kültürel Çalışmalar programı yüksek lisansı için Kadıköy’deki rock kültürünü inceledi. Akmar Pasajı temelinde 80-90’lı yılları içeren araştırmalar yaparak, “Dönüşmekte Olan Duygulanımsal Bir Ortam Olarak Kadıköy Rock Kültürü” başlıklı bir tez kaleme alan Çakmak’la konuştuk

- Sizi tanıyalım önce.

1991 İstanbul doğumluyum. Kadıköy Anadolu Lisesi’ni bitirdikten sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Sosyoloji okudum. Ardından İstanbul’a döndüm. 2016’da, Boğaziçi Üniversitesi Eleştirel ve Kültürel Çalışmalar Yüksek Lisans Programına başladım. 2018’de, yüksek lisans eğitimim devam ederken Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. Ağustos 2019’da tezimi vererek mezun oldum, halen araştırma görevlisi olarak çalışıyorum ve doktora öncesi başvuru dönemindeyim.

- “Kadıköy rock kültürü ile ilgili bir yüksek lisans tezi yazmak istediğime karar verdim çünkü beni en çok cezbeden buydu ve aslında parçası olduğum, parçası olduğunu hissettiğim bir kültürün sahasını keşfedip, oluşturup, orada çalışacaktım.” diyorsunuz. Bu ifadeden Kadıköylü bir rock müzik sever olduğunuzu mu anlamalıyız?

Evet, böyle demek mümkün. Üzerine çalıştığım ve yeni bir bakış açısı geliştirmeye çalıştığım ortamın bir parçası oluşum, gözlem, deneyim, duygu ve alışkanlıklarım oluşu bana içeriden bir bakış kazandırdı. Dolayısıyla araştırmacı olarak dışarıdan gelen ve içeriyi anlamaya çalışan bir pozisyon taşımıyordum ve bu bence yaptığım görüşmelere de yansıdı. Görüştüğüm kişilerle akışını rahatça bulabilen sohbetler yapabildik. Aynı zamanda bu bana, araştırmaya kendi sesimi ve kişisel anlatımı katma imkânı da sundu.

-Kadıköy’le nasıl bir bağınız var? 

Benim de aslında hem Kadıköy’de yaşamak hem de Kadıköy’de oluşup onunla gelişen bir anlam dünyasına sahip olmam açısından iki katmanlı Kadıköylülük deneyimim var. Çocukluğumun belli başlı kısımları ve lise hayatım Kadıköy’de geçtiği için burası evim haline gelmişti. Tüm sosyalleşme süreçlerimi ve duygusal bağlarımı Kadıköy’le ve Kadıköy’ün içinde kurmuştum. Sonrasında 5 yıl Ankara’da yaşamış olsam da bu hiç değişmedi tabii ve hala Kadıköylülük hayatımın önemli bir parçası. Sokakları, müdavimi olduğum mekanları, anılarım, burayla iç içe geçen bir duygu dünyası oluşturuyor. Dediğim gibi, ikamet etmek de bir zemin oluşturuyor tabii. Doğduğumda Bostancı’da oturuyorduk, altı yaşına kadar oradaydık. Sonra taşındık fakat 1.5 yıl önce yeniden Kadıköy’e döndük, Kazasker’e taşındım. Şimdi Moda tarafındayım.

“KADIKÖYLÜ BİR ROCK SEVER OLMAK…”

-Kadıköy ve rock müzik ile ilişkiniz nasıl? 

Rock müzikle de duygusal ve kişisel bağlar oluşturma bakımından benzer bir ilişkim var. Yine çocukluğumdan beri, kendimi bilmeye başladığım ve sonraları kendimi tanımaya, gerçekleştirmeye başladığım zamanlardan itibaren rock müzik benim için her zaman çok önemliydi ve bir tür evde olma hissi yaratıyordu. Hem müziğin hissettirdikleri açısından hem de mekânsal, kültürel açılardan.  Yani Kadıköylü bir rock sever olmak, kendimi öyle hissetmenin en önemli kısımlarından biri Kadıköylülük. Nitekim yaptığım araştırmada da Kadıköy’e karakterini kazandıran önemli etmenlerden biri ‘Kadıköylülük’tü. Böyle bir alt tema vardı ortaya çıkan ve tartışıp incelediğim. Görüşme yaptığım kişilerle konuşmalarımızdan faydalanmıştım öncelikle. Kadıköylülük, Kadıköy’de ikamet etmekle yakından bağlantılı da olsa bunu aşan bir şey. Gündelik yaşam pratikleriyle şekillenen ve pekişen mekânsal bir bağ ile birlikte bir aidiyet taşıyan hissiyat da içeriyor. Kadıköylülerin Kadıköy’de buldukları ruh ve kendi bağları ile o ruha kattıkları ile oluşan bir döngü söz konusu.

- Bana bir şeyler çağrıştırıyor ama duygulanımsal ne demek tam olarak?

Duygulanımsal, “duygulanım” kavramından geliyor. Duygulanım, İngilizce “affect” sözcüğünün karşılığı. Tezimde kullandığım anlamıyla duygulanım, tanımlaması güç bir kavram. Duygulanım daha bedensel ve akışkan bir deneyim, hissiyat bütününe denk düşüyor. Konser deneyimlerinin duygulanım-duygu farkını ve ilişkisini anlamada iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Konserde, mekânın etkisi, titreşimler, ses ve müziğin yoğunluğu (ve hatta daha pek çok unsur düşünülebilir) birleşip birtakım duygulanımlara alan açıyor. Bu o anda tespit edip tanımlaması güç bir şey; dediğim gibi, bedende, bedenin alanında hissediliyor ve akışkan. Duygulanım teorilerinde de bahsedildiği gibi, mekândan insana, insandan diğer insanlara bulaşabilen bir şey. Bedenler arası, özneler arası bir açıklıkta olup bitiyor, dönüp dolaşıyor, bulaşıyor, iz bırakıyor, yer ediniyor duygulanımlar. Benim ele aldığım biçimiyle ekleyecek olursam, kültürel pratiklerle tekrarlandıkça, anılar ve bellekle pekiştikçe de birtakım duygulara ve ruh hallerine dönüşüyor ya da onlara olanak sağlıyor. Bu şekilde kalıcılaşıyor ve ifade edilebilir hale de geliyor.

90’LARIN AKMAR’I

- Tez için kimlerle görüştünüz? Sanırım Akmar temelinde, 80’li-90’lı yılları konuştunuz...

Evet, çalışmamın tarihsel bağlamı 80’li ve 90’lı yıllardı. Bu iki on yıl, Kadıköy rock kültürünün mekânsal özelliğiyle öne çıkarak oluştuğu ve kültürel olarak pekiştiği dönemler olduğu için önemliydi. 2000’ler sonrasında hem Kadıköy hem rock müzik ve hem de Kadıköy rock kültürü önemli değişimlere uğradığı için 80’li ve 90’lı yıllar birlikte bir bütünlük oluşturuyor. Bu nedenle, o dönemin ve kültürün önemli parçası olan, benim deyişimle ekosistemin birer katılımcısı olan kişilerle görüştüm. Görüştüğüm kişiler, Can Orkan Özülkü, Cenk Taner, Çağlan Tekil, Demirhan Baylan, Deniz Durukan, Kaan Altan, Murat Beşer, Orhan Yolsal, Tanju Eren, Taylan Ayık, Vecdi Yücalan ve Zihni Şahin. İsimlerden aşağı yukarı anlaşılıyordur diye düşünüyorum, çoğu dönemin ve kültürün önemli müzisyenleri, hatta kurucuları; maalesef yakın zamanda kaybettiğimiz Çağlan Tekil ise rock ve metal kültürünün yayıncılık ve organizasyon kısmında çok değerli emekler vermiş biri; Murat Beşer ve Deniz Durukan ise Türkiye’deki en iyi müzik yazarlarından; Zihni Şahin ise Akmar Pasajı’ndaki Zihni Müzik’in sahibi ve döneme bizzat tanıklık etmiş, yine kültürün mihenk taşlarından bir isim.

- Kadıköy rock kültürünü bir ekosistem olarak ele alıyorsunuz. Yani müzik ve çevre birbirinden bağımsız değil ve birbirini etkiliyor diyebilir miyiz?

Aslında öncelikle kültür ile doğa birbirinden ayrı değil ve çoğu zaman doğanın insan tarafından kendine göre düzenlenmiş kısmı gibi görülen çevre de bunlardan ayrı değil tabii. Doğa/kültür ayrılığı ya da ikiliği özellikle Batı felsefesinde çok başat bir ön kabul fakat bu özellikle günümüzde insan-sonrası yaklaşımlar, eko-felsefeler ve feminist, queer teoriler tarafından yoğun biçimde eleştiriliyor. Bu kanıya alternatif olabilecek öneriler, kavramlar sunuluyor ve önemli tartışmalar yapılıyor. Tezimde yararlandığım ekomüzikolojik yaklaşım da bu literatürün bir parçası ve aslında müziğin bu tartışmadaki rolünü vurgulaması açısından çok kıymetli bulduğum bir söylemler alanı. Müziğin seslerden ve en temel olarak titreşimlerden oluşuyor oluşu, doğa-kültür birlikteliğindeki yerini vurguluyor diyebilirim. Çünkü titreşim ve ses, varoluşumuzu ve dünyadaki yerimizi bedensel, duyusal, duygusal ve mekânsal olarak algılamamızı, deneyimlememizi sağlıyor. Hele bu titreşimler, sesler müzik halini aldığında, yani böyle bir yaratım sürecinden geçip kültürel bir olguya dönüştüğünde, kültürel ortamların birer ev veya varoluşsal açıdan kendine has önemini taşıyan birer ekosistem olmasını sağlıyor. Duygulanımların akışkanlığında, mekanlardan insanlara-insanlardan mekanlara bulaşmasında ve tekrar edilerek, kültürel pratikler halini alarak duygulara ve pekişen kültürel çevrelere, bir nevi ekosistemlere dönüşmesinde müzik bu anlamda büyük rol oynuyor. Ortak müzik zevkine sahip olan ve müdavimi oldukları mekanlarda, sokaklarda ortak duyguları paylaşan, benzer anılar biriktiren insanların hissettiği aidiyet ve Kadıköy rock kültürü örneğinde olduğu gibi duydukları “evde olma” duygusu bunun bir sonucu.

- “Shaft Bar’ın Kadıköy rock kültürünün çok önemli bir parçası oluşu ve kültürün sürdürülüşünde etkin rol oynayışı, bunun birlikte geçmişten gelen/kalan bir kale gibi anılması nedeniyle, barın kapanışının ölüm kalım meselesi gibi algılanması söz konusuydu. Kadıköy rock kültürünün artık hayatta kalıp kalamayacağı ortak bir kaygıydı ve evin kaybedilme, zarara uğrama, uzakta (geçmişte) kalmış olma korkuları ve hüzünleri hissediliyordu” diyorsunuz. Kadıköy rock kültürü bir tür 'ev ortamı' mı?

Evet. Aslında onun bu karakteri, Kadıköy’ün halihazırda bir nevi “ev” gibi kabul edilişine de dayanıyor demek mümkün. Bunun izini çalışmamda da sürmüştüm ve Kadıköy’e dair dönüp dolaşan ev anlatısının tarihsel analizini yapmak istemiştim. Kadıköy, Khalkedon ya da “Körler Ülkesi” olarak isimlendirildiği Bizans Dönemi’nden beri Konstantinapolis ve sonrasında İstanbul’a kıyasla karşı kıyıda yer alan, nispeten izole ve bu nedenle daha dingin, bozulmamış bir yer olarak geçiyor tarihte ve edebiyatta. Kadıköy’ün sakinlerinde yarattığı ev hissinin bununla önemli ölçüde ilişkili olduğunu görüyorum ve dediğim gibi bunu tarihi ve edebi metinlerden okumak da olanaklı zaten. Evden beklenen güvenlik, sakinlik, günün yorgunluğunu atma, dış dünyadan içe çekilme ve yenilenme gibi süreçler, Kadıköylüler için Kadıköy’de bulunabilen özellikler. Bir de elbette ait hissedilen ve birlikte deneyimlenen bir kültürel ortam, hele de müzik kültürü söz konusu olunca, bu hissi iyice güçlendiriyor diyebilirim.

Ayrıca söylemeden geçmeyeyim, Shaft Bar’ın kapanmasıyla ilgili söylediklerim, yaptığım söylem analizinin sonuçlarına bağlı olarak söylediğim sözler. Shaft Bar’ın kapanmasının ardından internette bununla ilgili yazılmış tüm yorumlar üzerinden bir söylem analizi gerçekleştirmiştim ve söylediklerim buradan vardığım sonuçlara dayanıyor.

- Görüşmelerinizde nostalji belirgin bir tema olarak öne çıkmamış. Bu beni şaşırttı. Zira 10 yıldır burada gazetecilik yapan bir Kadıköylü olarak, genç-yaşlı kiminle hangi konuda röportaj yapsam, konu mutlaka nostaljiye gelir. Yorumunuz nedir?

Bu benim için de şaşırtıcı bir durum olmuştu ilkin, ancak sonradan kültürel sürdürülebilirlik kavramı çerçevesinde düşündüğümde taşlar biraz daha yerine oturdu. Zaten sosyal bilimlerde nitel çalışmalarda, sahaya çıkarken zihnimizde taşıdıklarımızla sahada karşılaştıklarımız taban tabana zıt bile olabiliyor; süreç içerisinde araştırmacı da araştırmanın kendisi de önemli dönüşümlerden geçebiliyor. Shaft Bar’ın kapanmasıyla ilgili yaptığım söylem analizinde, incelediğim yorumlardan yansıyan nostaljik ruh hali ne kadar güçlüyse, çalışmamdaki katılımcılarla sahada yaptığım görüşmelerde de bu nostaljik hava bir o kadar yumuşamıştı. Geçmişin deneyimleriyle birlikte bugüne yöneltilen birtakım eleştiriler ve geleceğe dair kuşkular mevcuttu fakat eleştirellik, beraberinde umutsuzluğu veya melankoliyi getirmiyordu. Bence bunun en önemli nedeni, konuştuğum kişilerin hala üretmekte olan, hala emek veren insanlar oluşları. Geçmişte yaşamanın, bugünü ve geleceği karanlık görmenin, her şeyden el etek çekmenin anlamlı olduğunu düşünmüyorlar anladığım kadarıyla ve bunu hem anlayabiliyorum hem de buna şahsen katılıyorum. Tezimde de ortaya attığım, savunduğumu belirtmek istediğim bir görüştü bu zaten.

 Nostaljiyi tümden reddetmek gerçekçi olmayabilir, estetik ve eleştirel yönlerini düşünürsek güzel ve toplumsal açıdan yararlı tarafları da var. Fakat barındığı kaygıların, korkuların işaret ettiği toplumsal gerçekliğe bakıp ona dair bir eylemsellik geliştirmek bunun bir adım ötesi ve işte kültürel sürdürülebilirlik burada başlıyor. Nostalji, kavramsal ve teorik tarihçesi ve kapsamı gereği evin kaybedilmesi, evin uzağına düşme gibi ruh hallerine dayanıyor diyebilirim kabaca. Bu durumda önemli olan, evin içindeyken evi sürdürebilmeye yönelik sorumluluk almak diye düşünüyorum. Kültürel bir ortamı ya da bu örnekte olduğu gibi Kadıköy rock kültürünü bir ekosistem olarak ele almak, bu açıdan da manalı. Çünkü ekosistemin içindeki canlı cansız her varlık onun içinde birlikte titreşiyor, birlikte var oluyor ve bir biçimde ekosisteme katılıyor demektir. Kültürel ortamı paylaşan ve buna dair duygusal bağ hisseden herkes de aslında bunu sürdürebilecek kadar öznelliğe sahip diye düşünebiliriz.

-Bu tezin Kadıköy’e/rock kültürüne/akademik dünyaya/sıradan insana sözü ne?

Kadıköy’ün duygulanımsal ve duygusal açıdan ev anlatısıyla birlikte kazandığı özgün karakteriyle başlayan, bunun Kadıköy rock kültürüne sirayet edişiyle devam eden ve nihayetinde güncel değişim-dönüşüm dalgaları karşısında evin, ekosistemin, kültürel ortamın, müzik kültürünün bundan nasıl etkilendiğine, etkilerin nasıl hissedildiğine dair sorgulamalara varan sorularım ve tartışmalarım yer alıyordu tezde. Doğa ile kültürün birbirinden ayrı alanlar olduğu yanılgısıyla devam etmek, irili ufaklı türlü değişim ve dönüşüm karşısında nostaljik ruh hallerine geçişi kolaylaştırıyor ve buna varoluşsal bir sorun olarak bakarsak, bugünkü iklim ve çevre krizlerinde de gördüğümüz gibi daha geniş ve derin anlamda evin kaybı tehlikesiyle bizi yüz yüze getiriyor. Oysa bu ayrılık yanılsamasını, içinde birlikte var olan ekosistemleri paylaştığımız ve kültürel ortamlarımızın da böyle birer ekosistem olduğu anlayışıyla yer değiştirirsek, (kültürel) sürdürülebilirlik bireylerin sorumluluk alan aktif ve katılımcı özneler halini almasına imkân verebilir. Bunu özellikle de müzik kültürlerinde ve Kadıköy rock kültürü gibi mekânsal karakteriyle de öne çıkan kendine özgü duygulanımsal ve duygusal ortamını oluşturmuş bir ortamda hissetmek daha da olası diye düşünüyorum. Bu her şeyin 80’lerdeki, 90’lardaki haliyle devam edebileceği anlamına gelmiyor. Tam tersi, süregiden değişimler içerisinde ortamın sürdürülmesinin üretmek ve aidiyetin sürdürülmesiyle mümkün olabileceği ihtimali anlamına geliyor. Bunun, soruda adını geçirdiklerinizin hepsi için önemli bir söz olduğunu umuyorum. Akademik dünyaya bir diğer önemli söz de tezimde yansıtmayı amaçladığım, ekomüzikolojik yaklaşım ve duygulanım-duygu temelli analizin birleştirilmesi gibi ontolojik, epistemolojik ve metodolojik özellikler diyebilirim kısaca. Dilerim beni heyecanlandıran sözler ve sorular, başkaları için de birtakım anlamlar doğurabilir.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.