Haftalık Bağımsız Gazete 22 Mart 2019

“Hepimiz özgürüz ama bir labirentin içinde”

Yazar Burhan Sönmez, Kadıköy Atölye’de son kitabı Labirent’i konuşmak üzere okurlarıyla buluştu. Sönmez, kitabın yazılma hikayesinden kurgusuna kadar birçok soruyu cevapladı

“Hepimiz özgürüz ama bir labirentin içinde”
Fırat Fıstık

“İntihar etmek isteyen genç bir müzisyen, gözünü hastanede açar. Hiçbir şey anımsamaz, şarkılarını bile. Toplumsal bellek ile kişisel belleğin birbirine karıştığı, her şeyin ölü bir tarihin parçası haline geldiği yerde, kuşku duymadığı tek gerçek vardır: Kaburgası kırık bedeni. Kendisine benzeyen bir kentte, unutmanın lanet mi yoksa lütuf mu olduğunu bilmeden, çıkış arar. Saatler, aynalar, deniz fenerleri. Labirent, yüzeyde hüzünle akan, derinde keskin akıntılara kapılan bir yeni çağ romanı.”

İntiharı, belleği, iradeyi, 20’li yaşlarındaki bir gencin toplum içindeki çırpınışını, var olma mücadelesini anlatan roman böyle tanıtılıyor.

Sönmez, 9 Ocak Çarşamba günü Kadıköy Atölye’de okurlarıyla hem kitabı hem de kitaptan yola çıkarak yarattığı edebiyatı konuştu. “Dönemlerin ruh halleri vardır. Yazarların çıkışsızlığı, toplumun çıkışsızlığıdır. 400 yıllık roman tarihi incelendiğinde kadın kahramanların çoğu roman sonunda intihar ediyor ya da öldürülüyor. Çünkü orada romancının topluma sunacağı yeni bir çözüm yok.” diye söze başlayan Sönmez, romanının dayandığı toplumsallığı şöyle açıklıyor: “Bugün Türkiye’de yeni bir iktidar anlayışı yerleşti. İktidar, geleceği garanti altına almak için geçmişi değiştirmek zorunda. İktidarlar belli kodlarla oynar. Oralarda yeni bir tarih, bellek yerleştirildikçe yeni bir geleceği garanti altına alır. Bu sorular roman için de geçerli.”

Romanın ana karakteri Boratin’in iyilik yapma kaygısı güttüğünden bahseden Sönmez, “Toplum olarak şöyle bir algımız var; kötülük dışarıdan gelir. Bize dışarıdan geldiği için; hep dış faktörler belirleyendir. Dizilerde, reality showlarda, aile ilişkilerimizde bile bir kusur varsa dış etkenler sayılır. Bundan kurtulmamız gerektiğini düşünüyorum, kahramanımız da bu bilince sahip.” dedi. Kahramana bir etik yüklemek istediğini söyleyen Sönmez, Dostoyevski’den örnek verdi: “Dostoyevski’nin dediği gibi belli dönemlerde azınlık olan toplumun geleceğidir.”

“Bu roman, diğerlerinden farklı”

Dördüncü romanı olan Labirent’in diğer romanlarından farklı olduğunu vurgulayan Sönmez, farkı şöyle açıkladı: “İlk üç romanım dil ve hikaye açısından birbirine benziyor.Bilerek, arzulayarak tercih ettiğim bir şey. Romanın formu yazmadan oturmuştu zaten. Masalsı bir üslubum vardı önceki romanlarda ancak burada tek fiilli cümleler kurdum. İlk birkaç sayfada bu formu yakalayınca devam ettim. Karakterin ruh halini bu şekilde daha iyi anlatabileceğimi düşündüm. Şimdiki zamanı kullandım çünkü bu kahramanla okuru aynı zamanda buluşturuyor, bizi daha kolay metnin içine sokuyor.”

Sönmez, Labirent isminin nasıl ortaya çıktığını ise şöyle anlattı: “Hepimiz özgürüz ama bir labirentin içinde özgürüz. Belli bir sınıra kadar gidip geri dönüyoruz. Zihinlerimiz de böyle. Bunu ifade etmek için labirentin uygun olacağını düşündüm.”

Labirent’in daha Borgesvari bir roman olduğunu belirten Sönmez,  hikayenin kendisine dair ise şunları söyledi: “Bütün olarak baktığınızda, kahramanın canına neden kıymak istediğini öğrenemiyoruz. Bir tür karamsar bir hikaye gibi. Ben tam tersine, hikayede parlak renkler de olmasını istedim. Bence insan en kötü zamanda bile kendisini yeniden yaratabilir. Benliğini, özgürlüğünü elinden aldıklarında bile yeni bir ‘ben’ yaratabilir.  Seni yok ederler ama sen başka bir şey olabilirsin.” diye konuştu.

“Romanda, duygucuyum”

Sönmez, ana karakter olan Boratin’in intiharı seçmesindeki amacı ve sonucunu okura bıraktığını söyledi ve ekledi: “İki tarafa da çıkabilir. Yaşamakla canlı olmak başka şeyler. Kahramanımız canlı ama yaşayacak mı yaşamayacak mı? Bazı yerlerde evet diyoruz, bazılarında hayır.”

Söyleşi de Labirent romanının yanı sıra Sönmez, kendi yazma ritüelleri üzerine de açıklamalarda bulundu. Romanı yazarken duygularını daha öncelediğini belirten Sönmez, “Anlattığım her şeyin en az yarısı romanın sonunda bulduğum şeyler. Romana başlarken temel senaryoda cinayet vardı, intihar yoktu. İlk romanım Kuzey’i yazdığımda kötü adam olmasını istediğim biri vardı, değişti. Bir gecede oldu bu ve 3-4 yıl çalıştığım şeyi değiştiren bir şey yaptım. Roman yazarken duygucu fraksiyona aitim. Umberto Eco, Orhan Pamuk yazarken daha disipline, akla, çalışmaya önem verir. Modern çağda romancıların, romantizmi inkar eder hale geldiklerini düşünüyorum. Romantik yaratcılığın inkar edilmesini doğru bulmuyorum. Bir örnek vereyim; Zweig bir yazısında Kant’ı eleştiriyor: ‘Kasabasından dışarı çıkmamış biri, aklın otoritesini kuruyor, tüm Alman edebiyatı buna teslim oldu’ diyor. Ben yazarken Zweig’cıyım.” dedi.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.