Haftalık Bağımsız Gazete 18 Eylül 2019

Karşı kıyı


Müge İPLİKÇİ

Müge İPLİKÇİ

Okunma 22 Ağustos 2019, 14:26

Adalardan karşıya bakıyorum. Uzun uzun, belki saatlerce, belki günlerce. Zaman ayarım nicedir bozuk. Karşı, kara dediğimiz o yer, karasevdayı olur olmaz yerde yerin dibine batıran o duygunun adı oluyor bir kez daha: Utanç. 

Bu kadar güzel bir diyarı bu kadar çirkinleştirebilmek için özel bir yetenek gerekiyor. O sırada demirleyip zamana meydan okuduğum kahvehanenin sahibi gelip çayları tazeliyor. Biraz daha kalın akşam olsun, hiç değilse geç bir ikindi; o zaman karşı kıyı bu kadar çirkin görünmeyecek dercesine. Haklı. 

Akşamın toprağa sinişinde yerküreyi şefkatle bağrına basma hali hâlâ kanabileceğim bir kaçış. Ancak şunu da teslim etmek kaçınılmaz: İnsan yaşadığı bir şehri kaçışlarla değil yaşamla içli dışlı bir çarpıntıyla (belki de çırpıntı) sevmek istiyor. Yaşamsa, canlı, beton değil. Betonun araya karıştırdığı çarpık ölü boz kentleşme ise hiç değil. 

Değil değil de 21. yüzyıla damga vuran tarihimiz bu olacak sanki. Kentin devasa yalnız ‘bina’ gölgelerinin arasında gezinen hayaletler gibi bir şeyler ararken, bir de bakacağız ki aradığımız kendimizmiş! Tüh! Kendimize ait bir geçmiş... Nasıl olacak bu? Olmayacak, olmuyor. 

Geçtiğimiz günlerde Hakan Bıçakçı’nın günümüzü keskin bir bakış açısıyla ele vermesi anlamında kaleme aldığı kitabı ‘Doğa Tarihi’ni bu hislerle okuyorum. Hangi kıyıda olursam olayım Bıçakçı’nın karakteri Doğa’nın, kaçınılmaz sonunu ibretle okuduktan sonra bir kez daha aynı noktaya varıyorum: Gerçek doğanın ve insan doğasının ciddi bir sınavdan geçtiği bir yüzyıl bu! Hangisi önce büyük yıkımı yaşayacak sorusu ise gizliliğini korumaya devam edeceğe benziyor. En azından şimdilik!

‘Doğa Tarihi’, insanın tercih ediyormuş gibi yaparken aslında dört duvar arasında nasıl tutsak kalışının bir özeti de sanki. Büyük bir şatafatın ortasındaki yapayalnız iz sürmeye çalışan insanın çaresizliğine, Bıçakçı’nın dilinin yalınlığı bile merhem olamıyor. Hemen her şey kontrol altında gözükürken tanık olduğumuz savrulmalar, sadece Doğa’nın değil, hepimizin aslında aynı gemide olduğunu söylüyor. 

Bu anlamda Kaz Dağları’nda yaşanan ayıbın maliyetini sadece bizler ödemeyeceğiz. Gelecek kuşakların bundan ne kadar çok çekeceği ise çokuluslu şirketlerin umurunda bile değil! Hiç olmadı ve hiç olmayacak. Ancak onlar da bir süre sonra, yani sanırım, ortada sömürecek, talan edecek hiçbir şey bulamayacaklar!

O zamana kadar karşı kıyıyı, karşı kıyının  Kadıköy’e yaslananan düş halini, kahvehane sahibinin getirdiği güzel demli çaylarla yaşıyor olacağım. Yaşıyor olacağız bizler... Erteleyerek... İyi de her akşamın bir aydınlığı var. Ve 21. yüzyıldaki bu aydınlık, sözcüğün tarihsel yolculuğunda saklayıp söz verdiklerinden çok farklı artık. Yüzleşeceğimiz o seher, o seherin yayılacağı günde ve o günün taşıdığı gerçekte, her şey için içimizi kanırtacak dikenli yollar, sınırlar, yasaklar ve  çok yeni, çok çok yeni yasaklar demek anlamına gelebilir.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.