Haftalık Bağımsız Gazete 20 Ekim 2019

Hayvan haklarının temeli


Zeynep DİREK

Zeynep DİREK

Okunma 03 Ekim 2019, 14:21

4 Ekim Hayvanları Koruma Günü dolayısıyla bu yazıda bu konudan bahsetmek istiyorum. Hayvanların hak öznesi olup olmadığını tartışmaya geçmeden önce hayvanlarla ilişkimizi düşünmeye ihtiyacımız var. Öyle ya onlara haklar atfetmemiz de onların varlığını nasıl algıladığımızla çok ilişkili. Hayvanlarla nasıl ilişki kuruyoruz? Tarihsel veya sosyolojik bir soru olabilir bu. Hayvanlarla ilişkimiz tarihsel bir ilişki ve zamana ve mekana göre değişebiliyor. Bu tarih içerisinde toplumlar, kültürler arasında da farklar var, insanların hayvanlarla kurdukları dostluklar ve zulüm ilişkileri de toplumdan topluma değişiyor. Kuşkusuz, teknoloji çağında hayvanlara uyguladığımız şiddet artarak geçmiş çağlarla kıyaslanamaz bir boyut kazandı. Endüstriyel çiftliklerde hayvanlar tüketim amacıyla, doğal güdülerine uygun bir çevre içerisinde bulunma ihtiyaçları bütünüyle göz ardı edilerek üretiliyor. Bu çiftliklerden gelen etleri ve hayvani ürünleri tükettiğimizde hayvanların bir yaşamın öznesi olduklarını göz ardı etmiş oluyoruz. Tükettiğimiz şeylerin nereden geldiklerini, kökenlerini, pekala bildiğimiz halde bunu kafamızdan kovma ve yok sayma hakkını kendimizde buluyoruz. Bu tavrımız vegan aktivistlere göre ‘vicdana aykırı’ bir zulüm sistemini ayakta tutuyor, bizim tüketim alışkanlıklarımız devam ettiği sürece hayvanların yaşam hakları elinden alınmaya devam edilecek. Elbette, sorun sadece endüstriyel çiftlikler değil, hayvan haklarını savunmak tek tek hayvanların yaşamlarına saygı duymayı gerektiriyor. Bunun içine tüm hayvanların girip girmeyeceği de ayrı bir mesele, bir sınır çizmek de doğrusu keyfi görünüyor.   

Hayvanlar mekanik varlıklar değiller. Makineler, kullandığımız salt nesne olarak tanımlanabilecek araçlardır. Oysa hayvanlarla ve bitkilerle canlılığı paylaşıyoruz. Modernlik içerisinde kendimizi düşünen özneler olarak tanımlamak suretiyle hayvan olduğumuzu reddettik. Vahiy de insanın hayvan olduğunu reddeder. Türlerin ortak bir kökeni olduğu fikri bilime dayanarak kabul edilse bile, insanın hayvanla arasına net bir çizgi çekme metafizik gayreti içerisinde olduğu tespit edilir. İnsan hayvanlarla arasına radikal bir fark koyarak kendisini onlardan ayırt etmeye çalışır. Bu farkların listesi akıl, dil, alet yapabilme, ölüm bilinci, cinsel yasaklar diye uzayıp gider. Böyle net farklar hayvanlarla aramızdaki tahakküm ilişkisini gerekçelendirmeye yaramaktadır. ‘İnsanlar’ ile ‘hayvanlar’ ayrımını yapmanın kendisi de bir sorun. İnsan olmayan hayvanlar ile insan olan hayvanlar terimlerini benimseyerek dilimizi değiştirmemizi öneren filozoflar da vardır. Bu iki hayvan kategorisi arasındaki radikal farkları çeşitli argümanlarla silmeye çalışan düşünürler ve araştırmacılar olduğu gibi, farkları daha da çoğaltmaktan yana olanlar da bulunmaktadır; hatta tür içi farklılıklara daha çok önem verilmesi gerektiğini söyleyenlere de rastlanır. Her halükarda, doğadaki farklılıklar ahlaki, siyasi ve hukuki farklılıkları gerekçelendiremez. 

Hayvanları öldürmek neden ahlaken kabul edilemez bir davranış olarak tanımlanabilir? Kendimizi düşünen özne olarak onları da aslında acı çekmeyen nesne olarak anladığımızda ortada ahlaki bir sorun kalmıyor. Öldürmek demek bir nesneyi tahrip etmeye eşdeğer bir edim oluyor. Ancak kendimizi bedenli bir varlık olarak anlamaya başladığımızda bir hayvanla karşılaşmamızın bedenlerarası bir ilişki olduğunu kabul ettiğimizde önümüzde zaten bize tanıdık olan bir deneyim alemi kendisini ele vermeye başlıyor.

Jacques Derrida O Halde Olduğum Hayvan adlı kitabında bir kedi ile bakışmasını anlatır. Bu bakışma esnasında düşünür çıplaktır ve kedinin bakışı karşısında çıplaklığından utanır. Kedinin bakışı karşısında utanmasının sebebi onun da bir başkası olmasıdır. Kedinin gözlerinden bir başkası bana bakar. Hayvanın bir başkası olması onun beni ahlaken yargılayabileceği anlamına mı gelir? Yoksa ben o bakışla karşılaştığımda sanki beni ahlaken yargılayabilecek bir varlıkla karşılaşmışçasına, kendimi ahlaken yargılama tavrını mı takınıyorum? Bilinçdışı bir eğilim olabilir mi bu bende, bu eğilim ortaya çıkar çıkmaz kendimi bir hayvanın bakışı altında ahlaken yargılanma durumundan çekip çıkaracak olsam bile? Çoğumuzun yaşadığı bir hayvanla göz göze gelme anı, hayvanlarla kurduğumuz bedensel ilişkinin bir anahtarıdır. Bir hayvanın yüz ifadesinden ve hatta bedensel hareketlerinden onun üzgün mü yoksa mutlu mu, endişeli mi yoksa sıkkın mı olduğunu seziyoruz. Hayvanlar da bizim halimizi bedensel ifadelerimizden okuyabiliyorlar. Onlarla aramızda o kadar derin bir duygusal ve bedensel iletişim var ki, kavramlara gerek olmadan aynı anlamlı çevreyi paylaşabiliyoruz. Bu dünya dilsel, semantik anlamlardan çok, bedenimiz için anlamlı olan imkanlarla dolu. Diyebiliriz ki işte bu ortaklık, bu iletişim onları ahlakın öznesi, hak öznesi olarak düşünmemizin yolunu açıyor.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.