Haftalık Bağımsız Gazete 23 Eylül 2018

Depremle “barışılır” mı?

Dr. Elif Örnek Özden, imar barışı yasasından faydalanan depreme dayanaksız yapıların İstanbul için risk oluşturduğunu belirtiyor

Depremle “barışılır” mı?
Erhan DEMİRTAŞ

Çevre ve Şehircilik Bakanlığının açıklamasına göre mayıs ayında çıkarılan imar barışına şu ana kadar 3 milyon 780 bin kişi müracaat etti. Türkiye genelinde imar barışından 13 milyon yapı sahibinin faydalanması bekleniyor. Meslek örgütleri ise bu tasarıyla yeterli mühendislik hizmeti almadığı için depreme dayanıklı olmayan binaların meşrulaşacağını ifade ediyor. Geçtiğimiz ay Beyoğlu’nda 5 katlı bir binanın çökmesi ve Ümraniye’de bir inşaat alanında yaşanan göçük sonrası bu konu daha yoğun tartışılmaya başlandı. 17 Ağustos Depreminin 19. yılında imar barışını ve bu tasarının İstanbul’un şehir planlamasına etkilerini Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir Bölge Planlama Bölümünden Dr. Elif Örnek Özden ile konuştuk.

19 YILDA HANGİ ADIMLAR ATILDI?

17 Ağustos Depreminin üzerinden tam 19 yıl geçti. Bu süre zarfında şehircilik konusunda neler yapıldı?

Felaketten sonra geçen 19 yılın çok ciddi bir süre olduğu görülüyor. Kente baktığımızda ise geçtiğimiz bu süre içinde, depremden en çok etkilenen alanlarda deprem riskini azaltmak, binaları güçlendirmek adına yapılan çok fazla şey göremiyoruz. Alınan en önemli karar, kentleri dönüştürmek. Bu amaçla en son yapılan yasal düzenleme de 16.05.2012 tarihinde çıkarılan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun.

Ülkemizde 1999’da yaşanan Marmara Depremi ve 2011 yılında yaşanan Van Depreminden sonra, Türkiye’de özellikle depremin değil, binaların yol açtığı can kayıplarını önlemek için, çürük binaların dönüştürülmesi bakımından, yasal düzenleme yapılmış olması önemli bir boşluğu doldurdu. Ancak riskli alan ve rezerv yapı alanı ile riskli yapıların bulunduğu taşınmazlara ilişkin her tür ve ölçekteki planı resen yapmaya, yaptırmaya ve onaylanmasında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na geniş yetkiler verilmesi, merkezi yönetimin bu süreçte giderek artan bir rol üstlendiğine işaret ediyor. Sadece yasal olmayan yapılar açısından değil, yasal olarak yapılmış ancak neredeyse yapılaşma ömrünü tamamlamış, son deprem yönetmeliği öncesinde yapılmış her bina aslında olası bir depremde risk altında olacak. 60 yıldır kentlerimizde devam eden dönüşüm süreci, mimarlık ve şehircilik bilim alanlarının ilke ve yöntemleri yerine, daha çok ekonomik ve siyasal dinamiklerin yönlendiriciliğinde gerçekleşiyor.

Depremle beraber imar barışı da gündemde. Siz imar barışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İmar barışına konu edilen yapıların büyük bölümü hukuken yasadışı ve özellikle anayasanın kamu kaynakları, kıyı, doğal çevre ve ormanların korunmasına ilişkin temel maddelerine aykırı yapılardır. Dolayısıyla yapılan düzenlemenin barış getirecek bir yanı olmadığı gibi, kişisel menfaatler amacıyla yapılmış olan kaçak yapıların, dolayısıyla çarpık yapılaşma ve kentleşmenin affı anlamı taşıyan hukuksuz bir düzenlemedir. Henüz tüm detayları belli olmasa da görünen tablo sorun çözmekten çok yeni sorun alanları oluşturacak.

“İSTANBUL RİSK ALTINDA”

İmar barışının önümüzdeki 10 yıl için İstanbul’a nasıl bir etkisi olur?

Planlama geçmişimizde 13 imar affı var. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sayfasında “yasal olmayan” 13 milyon yapıdan söz ediliyor. Demek ki aslında aflarla yasal olmayan yapılaşmanın önüne geçilememiş ki halen 13 milyon ruhsata aykırı ya da kaçak yapımız var. Bu çok ciddi bir sayı. İmar barışının kapsamına baktığımızda, orman ve mera alanları gibi korunması gerekli, yerleşime açılmaması gereken araziler üzerinde yapılmış tüm yapıları da kapsayacak şekilde ele alındığı görülüyor. Kamusal ve doğal değerleri hedef alan, bilimsel araştırmaya dayalı plan kararına dayanmayan bu yapıların yasal hale getirilmesi, devlet eliyle plansız mekânsal gelişimin teşvik edilmesi anlamına geliyor. Planlarda plansız kentleşme sonucunda sadece deprem gibi doğal afetler değil yağışlar gibi doğa olayları da kent yaşamı üzerinde olumsuz etki yaratacak. Bunun örneklerini de yakın zamanda İstanbul’da ve Ordu’da yaşadık. Bu nedenle 10 yıl içinde İstanbul, yaşam kalitesinin çok daha sorunlu hale geldiği, nüfus artışı yanında bu nüfusun ihtiyaç duyacağı donatıların sağlanamadığı, altyapı ve üst yapı problemleri yaşayan, iklim dengesi olumsuz anlamda değişen yaşanması gittikçe güçleşecek bir kent haline gelme riskini taşıyor.

Tartışılan ve çokça gündeme gelen konulardan biri de deprem toplanma alanlarının imara açılması.

Kentsel dönüşüm aslında bu konuda bir fırsat olarak kullanılabilirdi. Her yerde yapıldığı şekilde yapı bazlı olarak değil de ada bazlı dönüşümü olanaklı kılacak araçları geliştirebilseydik sadece üst yapıyı (binayı) değil, teknik altyapıyı ve sosyal altyapı olarak tarif edilen yaşam kalitesinin artmasına destek olan donatı alanlarını da tasarlayacak şekilde yapılaşmayı yönlendirme fırsatı bulabilirdik. Böylece belki her bölgede değil ama pek çok semtte hem binaları hem altyapıyı hem de donatı alanlarını afet riskine karşı dayanıklı ve yaşam kalitesi açısından da tercih edilen alanlara sahip olabilirdik. Ama olanı daha yetersiz hale getiriyoruz ve bunu yaparken mevcut yeşil dokuyu da kaybettiğimiz bir çevre oluşturuyoruz.

Sizin çözüm önerileriniz neler?

Çözüm önerisi olarak söylenebilecekler aslında yepyeni şeyler değil; bildiğimiz, meslek insanları olarak sürekli söylediğimiz, eğitimci olarak öğrencilerimize öğretmeye çalıştıklarımızı artık uygulamalıyız daha fazla geç kalmadan; öncelikle planlamaya inanmak gerekiyor. Bilimsel verilere dayalı olarak, uzmanları tarafından üretilen bütüncül planları hayata geçirmeliyiz. Planları gerçekçi üretmeli ve sıkça üstelik parsel bazında değişiklikler ile bütünlüğünü bozar hale getirmemeliyiz. Bunun için de yeni uygulama araçlarını üzerinde tartışmalı ve üretmeliyiz. Sürekli söylediğimiz slogan haline gelen ama uygulamayı başaramadığımız “sürdürülebilir kentsel gelişme”, “ koruma-kullanma dengesini” sağlamak adına; orman alanları, tarım arazileri, su havzaları, kıyı alanları, tarihi ve kültürel miras alanları gibi planlamada vazgeçilmezlerimizi, eşiklerimizi, mutlak koruma alanlarımızı belirlemek ve bu alanlardan taviz vermemek en önemli ilkemiz olmalıdır. Kentsel gelişmelerin tarım alanları, orman alanları gibi doğal alanlara doğru büyümesini engellemek için bu yönlerde gelişmeye izin vermemeli ve kentlerin kompakt gelişimi desteklemeliyiz. Tüm bunları gerçekleştirmek için, yasal olmayanı affetmek, barışmak, yasallaştırmak yerine yapılan planlar doğrultusunda gelişmeyi özendirecek çözümler aramalıyız.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.