Haftalık Bağımsız Gazete 14 Ekim 2019

Gördüklerimiz Göremediklerimiz (98)


Mario LEVİ

Mario LEVİ

Okunma 12 Eylül 2019, 08:33

Sabit Bey’in bana hikâyesinin bazı gizli taraflarını anlatmak istemesinde kendiliğinden, tüm doğallığıyla, hiçbir şart koşmadan kurduğumuz duygu ortaklığının bir payı da var mıydı? Ortaklık bilhassa bazı hatıraları paylaşma, ya da düpedüz uydurma üzerine kurulmuştu desem, nasıl bir tepki vermeye ihtiyaç duyardınız? Ben aramızda kurulan bu gönül köprüsünü, ne dersiniz bilmem ama, bilhassa sıkılan palavralar sayesinde çok eğlenceli buldum. Ordudan yabancı uyruklu bir kadınla evlendiği için atılan deniz yarbayı Şefik Bey’in çapkınlık hikâyelerini ve başına açtığı belaları anlattığımda çok güldü örneğin. Kelebek Taci’nin çalıştığı meyhanede kollarında taşıdığı meze tabaklarıyla masaların arasında unvanına yakışır şekilde bir kelebek gibi dolaştığı duygusuyla geçirdiği günlerle ilgili anılarına dayalı sahneleri dinlerken de çok güldü. Ona bu hikâyelerin acıklı taraflarını anlatmadım ama. Gereği yoktu. Sahicilik korunabildiği sürece mesele de yoktu. Ben onun öncelikle, efkâr dağıtmasını istiyordum çünkü. Hikâyelerimi anlatırken ne gibi palavralara dayandığımı da bu yüzden söylemedim. Asıl önemlisi eğlenmekti. Hatta galiba biraz da gönül eylemek... Nefes alabilmek...

Bir gün de o anlatmaya kalktı. Daha başlangıçta, sesinden, yüzünün aldığı şekilden, benimkilerin tam aksine, öyle pek eğlendirici bir hikâyeye adım atmadığını anlamıştım. O günün, tam da bu yüzden, özel bir gün olduğunu da anlamıştım. Perde başka bir sahne için açılıyordu. Gizlenmiş bir kederi dile getirmek için... İtiraz yoktu. Sadece dinlemeyi bilmek vardı. Başka tecrübelerimin öğrettiklerinden güç alarak... Hikâye köprümüz bizden en çok bunu bekliyordu. Maksat hakikiliği kaybetmemekti. Gerisi nasılsa gelirdi zaten...

Sürekli ruhsal buhranlar içinde bocalayan ablası için nazara karşı yakılacak otu birçok aktarda yıllarca aramış, ama bir türlü bulamamıştı. Bulabildiği o buhranın şifasını elbette getirecekti. Nazara karşı ot, evet. Çünkü bu talihsiz kadının başına gelenlerin ancak kötü bir nazarla açıklanabileceğine inanıyordu. Çok güzel bir kadındı. Çok da hassas ve eğitimli. Sadece birçok şiir yazmakla yetinmemişti, danteller de örmüştü, ince nakışlar da işlemişti. Sohbetine artık her geçen gün kaybedilen o zarif İstanbul Türkçesi sinmişti ayrıca. Yemeklerine herkes hayran kalırdı. Yasin okumaktan hiç vazgeçememesini de unutmamak gerekiyordu bu arada. O böyle bir kadındı işte... Bu eşsiz hususiyetleriyle içine düştüğü bedbahtlık kabul edilebilir gibi değildi. Kendisi de bir yerden sonra yaşadıklarını taşıyamamıştı ki, o buhranlara teslim oluvermişti işte... Nazardı bu, evet. Bilmedikleri bir insanın nazarı... Başka açıklaması yoktu. Bunun farkına varmasına çoktan varmıştı da, çareyi bulmakta hep çaresiz kalmıştı. Onun en çok paylaşmak istediği, ama bir türlü dile getiremediği hikâyelerinden biri de buydu işte... Bu laflar onun laflarıydı. Anlattıkları birçok farklı hisse ve çağrışıma açılıyordu. Birçok tanıdığının meselesine tanıdıkları sayesinde çıkış yolları bulabilen adam, kendisini yıllarca meşgul etmiş, hatta sürüklemiş bu mesele karşısında nasıl böyle savunmasız ve güçsüz kalabilmişti? Ben de o anlarda bir aczin içine düştüğüm hissine kapılmıştım. Yardım edemeyeceğimi görmekten gelen bir acizdi bu. Ona en uygun aktarı bulmayı nasıl da isterdim. Aklıma, otlar ve bitkilerle kurduğu o çılgın diyebileceğim ilişkiyi hiçbir zaman unutamadığımdan, Uzun Ziya gelmişti elbet. Evine heyecanla gitmiştim. Belki onun bir yardımı dokunabilirdi. Mevzuyu açtığımda, önce bildiklerimi tüm teferruatıyla anlatmamı istemişti. Her bir teferruat mühimdi çünkü, ben bilemezdim. Sesini çıkarmadan dinledikten sonra da, onca otun ve bitkinin yayılı bulunduğu ve yerini aradığı masaya dirseklerini dayayıp başını iki avucunun içine almış, gözlerini kapayarak düşünmeye dalmıştı. Nerdeyse beş on dakika kadar. Ardından söylediklerini nasıl karşılayabileceğimi bilmekteyse bir süreliğine zorlanmıştım.

“Böyle bir ot yok... Üzgünüm... Çok üzgün...”

O kısa bocalamanın ardından tam vakit ayırdığı için teşekkür etmeye kalkacaktım ki, eliyle durdurmuş, lafımı söylememe izin vermemişti. Gitmekten başka bir çarem kalmadığını anlamıştım. 

Hikâye daha da içinden çıkılamaz bir hale gelmişti artık.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.