Haftalık Bağımsız Gazete 22 Haziran 2018

Gördüklerimiz Göremediklerimiz (67)


Mario LEVİ

Mario LEVİ

Okunma 07 Haziran 2018, 16:38

David Amca’nın elli sekiz yıllık eşinin yedi günlük yasını tuttuktan sonra anlattığı, hikâyenin en çok içime dokunan tarafını ortaya koyuyordu. Ona, kendisini yine sesimi çıkarmadan dinledikten sonra, büyük bir asalet gösterdiğini söylemiştim. Daha fazlasını söyleyemezdim. Aradan yıllar geçmişti. Hikâye de bana bir onay almak için anlatılmıştı. Bir kederi aşma umuduyla da büyük bir ihtimalle… 

Paylaşılmak istenenlerin son safhasında mıydık? Öyle görünüyordu. Dükkâna daha birçok kez uğrayacağımı ve tabiri caizse hayat adına yeni dersler alacağımı yine de umut etmek istiyordum. Hikâyeler ve kahramanları zamanın akışında böyle de değer kazanmaz mıydı?

Bu sohbetin yirmi gün kadar sonrasıydı. Onu bir süreliğine yalnız bırakmanın daha doğru olacağını düşünmüştüm. En nihayet kendisini tekrar görme cesaretini gösterdiğim sabah ise, hiç beklemediğim bir görüntüyle karşı karşıya gelecektim. Dükkân kapalıydı. Saat on bire geliyordu oysa. Onun ne kadar erkenci olduğunu en iyi bilenlerdendim. Çünkü ben de öyleydim. Ama ortada bir tuhaflık daha vardı. Onca unutulmaz sohbeti paylaştığımız bu küçük ‘oda’ hepten terk edilmiş gibiydi. Camlar tozluydu. Şöyle bir baktığımda içerisi iyi kötü görünüyordu, kumaşlar da yerli yerindeydi ama, günlerdir oraya uğranmadığı duygusu çok baskındı nedense. Tozlu kapının üzerinde duran ‘Cenaze münasebetiyle kapalıyız’ yazısı bu durumda başka bir endişeye mahal veriyordu. İçimden ihtimallerin en kötüsü geçti. ‘Yoksa bu yazı…’ dememe kalmadan duyduğum ses ise beni hiç beklemediğim bir gerçekle karşı karşıya bırakacaktı.

“Gelmeyecek artık, boşuna bekleme… Gitti…”

Baktım. Ayhan Abi’nin sesiydi. David Amca’nın, bildiğim kadarıyla en yakın, deyiş yerindeyse can ciğer diyebileceğim dostu, sırdaşı Ayhan Abi… Epeydir görüşmüyorduk. O bazen görünür bazen de görünmezdi çünkü. Kelimenin tam anlamıyla keyfe keder çalışırdı. Onunla da bambaşka duyguları paylaşmıştım. Hikâyesi uzundur. Vakti geldiğinde mutlaka anlatırım. Bilgeliğinin yanı sıra, David Amca’dan önemli bir fazlası vardı. Çok bilgiliydi. Hiç ummadığınız bir anda söyledikleriyle sizi şaşırtabilir, hatta hayran bırakabilirdi. Öyle toplama bilgiler değildi üstelik bunlar. Çok özel bir tarihten damıtılmış gibiydiler. İçselleştirilmişlerdi, başka nefeslerin ve hatıraların varlığıyla yoğrulmuşlardı.  Sohbetine saatler sürse de oyum olmazdı bu yüzden. Kendisini bu kadar geliştirmişken yaptığı işi neden yapardı, bir türlü anlayamazdım. O gün bu merakımı giderecek soruyu da soracak ve yine çok etkilenecektim. Hikâyeler hayatımıza öyle yazılıyordu neticede. Ayhan Abi hem batı hem de doğu kültürüne vakıftı. Bektaşi babasıydı. Musikiden anlar,  birçok odasının sahibi olduğu iş hanının ancak üç merdiven çıkılarak ulaşılabilen üst katındaki ferah odasında arada sırada kanun meşk ederdi. O zamanlarının da tanıklığını yapmıştım. Hanın öteki odalarına nispetle daha çok güneş alan o odada eski bir pikapta çaldığı Türk Musikisi plaklarının yanı sıra, ticaretini yaptığı kozmetik maddeler de bulunurdu. Kremler, ojeler, parfümler odaya efsunlu bir koku verirdi. Hepsi ikinci sınıftı. Bunu da bizzat kendisi söyler ve söylemekten adeta zevk alırdı. Ama koku yine de güzeldi. Kim alırdı onları, ne zaman alırdı? Bu soruyu da sormaya uzun süre fırsat bulamamıştım. Sohbetler beni o kadar farklı yerlere götürmüştü ki… ‘Bir gün soracağım ama’ demiştim kendime. ‘Bir gün mutlaka soracağım…’. O gün de gelecekti elbet. O gün de bir başka hikâyenin bir başka karanlık tarafına gidecektik. 

O sabah karşıma çıkan Ayhan Abi böyle bir adamdı işte. Söyledikleri karşısında şaşırıp kalmıştım. Şaşkınlığım hoşuna gitmişti. Böyle bir duyguya kapıldığında hem tebessüm eder hem de gözlerini kırpıştırırdı çünkü, biliyordum. Daha çok açıklama yapması gerektiğini de görerek devam da etmişti ama.

“Hayfa’ya yeğenlerinin yanına gitti… ‘Rebeka’nın ölümünden sonra burada kalamam’ deyip apar topar kararını aldı. Bilemiyorum tabii. Belki de apar topar değildi. Arada sırada yeğenlerinin kendisini ısrarla çağırdığından bahsediyordu. Rahmetli ablasının çocukları… Onu çok severdi… Belki sana da anlatmıştır. ‘Sen orada yapamazsın’ dedim, dinletemedim. Daha doğrusu dinlemesine dinledi, bakışlarından belliydi, bana hak da verdi ama, yine de tek laf etmedi. Başını sağa sola salladı öyle. Ne demek istediyse… İnatçı keçi!.. Buraları çok özleyecek ama yine de dönmeyecek. Onu tanıyorum…”

Orada durmuştu. Başka söylemek istedikleri de vardı, hissediyordum. Yaptığı davet bu hislerimde yanılmadığımı gösterecekti.

“Haydi gel bana gidelim. Böyle ayaküstü olmayacak…”

Ona, o handaki odaya gidecektik elbet. Duyacaklarımın hikâyede bambaşka bir kapı açacağını elbette henüz bilmiyordum.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.