Haftalık Bağımsız Gazete 17 Temmuz 2018

Gördüklerimiz Göremediklerimiz (65)


Mario LEVİ

Mario LEVİ

Okunma 10 Mayıs 2018, 13:42

O küçük dükkâna koskoca bir dünyanın sığdığını boşuna söylemedim. Koskoca bir dünya… Tüm çağrışımlarıyla… Uzun bir tarih de diyebilirdim. Matemin hâlâ hissedildiği sabah yaptığımız sohbet bu duygumu daha da güçlendiriyor. Şimdi yeniden hatırlıyorum. O anlarda anlattıklarından kalanların bıraktığı buruk tadı içimde bir daha hissederek… Hikâye yavaş yavaş su yüzüne çıkacaktı. Derinlerde kalanların, daha doğru bir deyişle yıllarca saklananların geri dönmesi kolay mıydı? Değildi şüphesiz. Ama bir anlatma zamanı da vardı. Doğruluğuna kendini inandırmak için mi? Bu doğruluğu bir başkasına, en azından bir insana gösterebilme umuduyla mı? Kim bilir… Belki başka bir sebep de vardı. Göremediğim, asla nüfuz edemeyeceğim bir sebep… Sesinde bir direnişin, hem de çok zorlu bir direnişin hayat bulduğunu hissedebilmiştim ama. Dinlemem yeterliydi. Başlangıçta anlatılanların duygusuna hiç yabancı değildim üstelik. Bu geleneğin yaşattıklarını biliyordum. Bizi biraz da geçmişimizden, ortak hafızamızdan gelen hikâyeler inşa etmiyor muydu?

“Marko Bey’in yanında tam on sene çalışmışım. İşe dükkânı her sabah süpürerek başlamışım. Sonra adam şu kumaşı kaldır, şu kumaşı şuraya koy diye diye bana öğreteceklerini öğretmiş. Ben de gözlerimi açmışım ama ne söylendiyse kapmaya çalışmışım. Meslek öğrenmek kolay mı? Sabır da göstereceksin tabii. En mühimi yaptığın işi seveceksin. Hatta aşkla seveceksin. Bu on yıl böyle geçti anlayacağın. Kayınpeder de biraz drahoma verince sermaye yapıp bir dükkân açabileceğimi düşündüm. Herkes kendi ayaklarıyla yol almalı değil mi? Ama usul ne? Marko Bey’den icazet almak tabii. Neden? O benim ustam çünkü. Beklediğim cevabı verdi. ‘Doğrusu budur… Yolun açık olsun’ dedi. Bu dükkânın temelleri de böyle atıldı işte. Sonra bana çok arka çıktı. Mekânı cennet olsun…”

Tam o anda tezgâhta üst üste birkaç top kumaşta elini gezdirmişti. Okşarcasına… Neler düşünüyordu? Sadece birkaç tahminde bulunabilirdim. Ama sohbetin devamında, o anlardaki tahminlerimin de bu tahminleri yapmamı gerektirecek soruların da ne kadar masum ve safça olduğunu da görecektim. Beni, karşı karşıya bırakıldığım hikâyenin derinlikleri dikkate alındığında, bu çok bildik, alışıldık kısmın ardından, hatırlanan yıllar için, hiç de alışılmadık bir başka kısım bekliyordu. Onun laf arasında her söylediğinin içimde bir yerlere oturmasını sağlayacak bir kısım… David Amca benim için tam da burada unutamayacağım bir hikâye kahramanı olmak üzereydi ve ben bu geçişin elbette henüz farkında değildim. Siyah kravatını daha bir ay takacağını söylemişti. Yedi günlük yas bittiğinden sakal tıraşı olmuştu ama içindeki yasın ne kadar süreceğini kendisi de bilmiyordu. O kumaşlara bir insanı okşar gibi dokunduğu o anlarda esasında kime dokunduğunu da sormuştum kendime. Cevabı, bu sohbetin ruhuna yakışır bir şekilde, dolaylı bir yoldan almak için çok beklemeyecektim.

“Hassas bir kızdı Rebeka… İyiydi ama bak, hiç haksızlık etmeyeyim. Bana işimi oturtmaya çalıştığım günlerde hep destek oldu. İdareliydi, sabırlıydı, sebatkârdı. Annelerimizden, teyzelerimizden, kadınlarımızdan gördüğümüz gibi… Aile, dirlik düzenlik dediğin başka türlü nasıl kurulurdu. İki çocuğumuz da oldu. Tanrı, günah yazmasın ama istediğimiz gibi çocuklar vermedi. Bir kabahatimiz mi vardı? Bir günahımız? Bilmiyorum. Takdir-i ilahi… Hikmetinden sual olunmaz… İsyan etmiyorum yani. Etsem de neye yarar? Hiç isyan etmedim, hiç… Korkudan mı? Onu bilemem, bilmek de istemem. Yalnız evliliğimizin onuncu veya on ikinci yılıydı galiba, şimdi öyle hatırlıyorum, çünkü artık çok uzakta kaldı, işte o zaman yaşadıklarım beni ne kadar sarstı, anlatamam… Bunu da bilmen lazım… Bil ki, nasıl bir insan var karşında, daha iyi anla. Sana Rebeka’nın benimle evlendiğinde yirmi dört yaşında olduğunu söylemiştim, hatırlıyor musun? O günlerde, bunu, onu da dedim, önemsememeye çalıştım. Sonra da unuttum gitti… Önemsemem gerekiyormuş…”

Hikâyesinin burasında yine durmuştu. Bana bakmıyordu. Tezgâhın üstünde duran o kumaşlara bakıyor gibiydi ama bence onlara da bakmıyordu. Başını hafiften gülümseyerek sağa sola sallıyordu sadece. Hatırladıklarını kabullenmekte mi zorlanıyordu? Belki de o anlar için başka sorular da sorabilirdim. Ama söyledikleri, en nihayet söyleyebildikleri, bana bu imkânı da tanımayacaktı. Sadece David Amca’nın değil, Rebeka’nın da unutulmaz kahramanlarımdan biri olacağı o yere gelmiştik…

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.