Haftalık Bağımsız Gazete 09 Ağustos 2020

Gördüklerimiz Göremediklerimiz (119)


Mario LEVİ

Mario LEVİ

Okunma 23 Temmuz 2020, 13:20

Baş etmekte  çok zorlandığı bir eksiğini örtmek için tutunduğu ‘güçlü erkek’lik yalanına zaman içinde iyiden iyiye inanmaya başlayan, göz kırpma tiki başına birkaç kez fena bela açmış palavracı boyacı Memluk ile ancak sosyalizmden umudunu kesmemekte ısrar ederek hayata bağlanabilen ve kendisini sadece yıllarca, lafını, parlak projelerini bir türlü dinletemeden yaptığı ziraat mühendisliğinden değil, göze aldığı dört farklı girişimin ardından evlilikten de emekli sayan Hasan, uzunca bir süre Nizami hakkında herkesin ilgisini çekmeyi başaracak rivayetler çıkarmada adeta kıyasıya bir yarış içine girdi. Böylelikle onun Amerika’daki işlerini ziyadesiyle büyüttüğünü, Hollywood’da ünlü aktrislerin gittiği bir kuaför salonunu satın aldığını da, Rusya ile bağlantılı uranyum kaçakçılığı işine karıştığını da, Gürcistan’da pezevenklik yaptığını da öğrenmiş olduk. Hayat gerçekten de, o gün kahveden çıkarken dediği gibi, bazen komik bazen de acıklı bir oyun muydu yoksa? Kahvedeki herkes bu hikâyeleri ilgiyle, doğruluğunu sorgulamaya bile ihtiyaç duymadan dinlemekle kalmıyor, farklı yorumlarla elbette mahalle, hatta kahveyle sınırlı bir efsanenin inşa edilmesine katkıda bulunuyordu. Can sıkıntısını gidermenin yollarından biriydi bu elbet. Yenilgileri ve hayal kırıklıklarıyla galiba böyle mücadele edebileceklerine inanmışlardı. İzzet Bey hariç... Onun da böyle hüsranları yoktu da, ondan mı? Sanmıyorum. Hayatının kendisini ölüm fikriyle buluşturan birçok anından bahsetmişti. Hepimizin iyi bildiği bu haline birçok sarsıcı hikâyeden, tecrübeden geçtikten sonra gelmişti üstelik. Nizami’nin hikâyelerini dinlerken bu yüzden mi, etrafındakilerin aksine, duyduklarına inanmamış görünmüş, inanmadığını da elini hep boş ver dercesine sallayarak göstermeye çalışmıştı? Bildiklerim, daha da doğrusu anlattıklarından çıkardıklarım bu soruyu fazlasıyla haklı çıkarıyordu. Sohbetlerimizden biriktirdiklerimi düşünüyorum da... Arada sırada kapıldığı burukluk, belki de en çok bir gün söylediklerinin ışığında daha görülür hale gelmişti. 

“Ben hayallerim yüzünden hayal ettiğim hayatı kurmayı başaramadım”

Bu sözler kimilerine şaşırtıcı, yadırgatıcı, hatta inandırıcılıktan uzak gelebilirdi. Haline tavrına,  sadece görebildikleriyle bu gördüklerinin ardında gizlenenleri anlamaya çalışmadan bakmakla yetinenler, onun mutlu, zaferle yüklü bir hayat geçirdiğini ve sürdüğünü düşünmeden edemezdi çünkü. Arada sırada anlattıklarında başarılı bir işadamı vardı. Kibar bir çapkın, çok kadının hayranlığını kazanmış, şaşaalı birçok davette bulunması istenen, boy gösteren sükseli bir salon adamı da vardı, bir gurme, çektiklerini şahsi stüdyosunda tabedebilecek bir fotoğrafçı, benzerine az rastlanabilecek bir İznik çinileri koleksiyoncusu da... Çok seyahat etmiş, çok ülke tanımıştı. Birkaç dil bilmesinin kazandırdıklarıyla da farklı şehirlerden farklı hatıralar edinmişti. Beyrut’ta, ‘Beyrut’un Beyrut olduğu günlerde’ senede iki kez ziyaret ettiği, çok iyi derecede Fransızca bilen Dürzi bir terzisi vardı mesela. Elbiselerini hep ona diktirirdi. Londra’dan, Regent Street’teki mağazalardan aldığı kumaşlarla... Venedik’teki maskeli karnavallara da gitmişti. Paris’te La Tour d’Argent’da birkaç kez elbette hayatına renk katan kadınlarla, mutlaka siyah havyar ve şampanya ile başlayan yemekler yemişti. Amerika’yı karış karış gezmiş, yetmemiş, Meksika ve çevresindeki ülkelerin de havasını solumuştu. Onların birinde gönlünde çok yer etmiş, hiçbir zaman unutamadığı bir sevgiliyi, çok varlıklı bir tütün üreticisiyle evlenmek zorunda kaldığı için bırakarak... Daha doğrusu bırakmaktan daha fazlasını yapamayarak... Seyahatlere bugünkünden çok daha zor çıkılabildiği günlerde başarmıştı üstelik bunları. Tutkularıyla yaşamıştı. Çapkınlığı yüzünden başı defalarca belaya girmiş, bir keresinde fena halde dayak yemiş, bir keresinde de, kısa bir beraberlik yaşadığı bir kadının Uzakdoğu kültürüne hayran antikacı kocası tarafından, suçüstü yakalanınca eski bir samuray kılıcı ile yaralanmış, özel bir klinikte haftalarca ölüm kalım mücadelesi vermişti. Hikâyeleri bitmezdi. Birileri ona böyle bir kader mi biçmişti? Bu sorudan hiç vazgeçememişti işte. Bir insan ömrüne birçok insanınkini sığdırmasını ve sığdırmaktan başka türlüsünü yapamamasını başka türlü nasıl açıklayabilirdi?

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.