Haftalık Bağımsız Gazete 15 Temmuz 2020

Gördüklerimiz Göremediklerimiz(109)


Mario LEVİ

Mario LEVİ

Okunma 13 Şubat 2020, 11:01

İhtimaller beni bir başka hayal dünyasına sürükleyebilirdi. Hayalleri severdim. Hakikatlerle kurdukları yakın bağı da hiçbir zaman unutmamıştım. Sabit Bey’in sohbetin akışında hatırlamak zorunda kaldığı aşkın çağrışımları beni bir yerde durdurmuştu ama. Yolda daha fazla kaybolmaktan korkmuştum çünkü. Nihan’ın o hikâyelerde kalan günlere ait bir fotoğrafını görebilseydim, başka sorular da sormak ister miydim kendime? Soruya cevap vermem çok zor. Fotoğraflar yine çekmecelerinde saklanmış görünüyor çünkü. Bardağımdaki son yudumları da alıp çayımı bitirdikten sonra kalkıp gitmek için bu yüzden mi büyük bir istek duymuştum içimde? Hikâye içinden çıkılamaz bir hale gelmişti. Belki de tüm yaşananları oldukları gibi bırakmak en iyisiydi. Bir çift laf etmeye ihtiyacım vardı yine de. En doğru ifadeyi bulmaya çalışmadım. Gerek yoktu. Kendimi kapıldığım duygunun söyletebileceklerine teslim etmem yeterliydi.
“Herkes kendi hapishanesinin mahkumudur Sabit Bey... Ben artık gideyim...”
Sessizce başını sallamakla yetinmişti bu duydukları karşısında. Hareketi biliyordum. Birçok anlama geliyordu. Ama benim o anlarda bu anlamları bulmaya da ihtiyacım yoktu...
Tayyar Amca ile de Sabit Bey ile de arada sırada karşılaşıyorum. Anlattıklarının üzerinden iki yıla yakın bir zaman geçti. Bu süre zarfında bazı olaylar tekrar ben farkına varmadan yanımdan geçmiş olabilir. Tayyar Amca’yı o tuhaf hikâyeyi anlattığı akşamın ardından, nerdeyse altı ay kadar göremedim. Karşılaştığımızda yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle sahilde yürüyor, devamlı gidip geliyordu. Beni görmedi veya görmemiş gibi yaptı. Sonra konuştuk. Başka bir gün... Yine içine çok kapanmış göründüğü ve kederini örtemediği bir gün. Mevzuyu bir daha açmadı. Belki de anlattıklarının tümü zihninden silinmişti. Mezatlardan söz etti sadece. Orada karşılaştığı bazı eski ahbaplarını çok çökmüş bulduğunu söylemeye ihtiyaç duyması pek manidardı. Daha sonraki bir başka karşılaşmamızda mezarlıklara sık sık gittiğini söylemesi de manidardı, ayaklarının içindeki kıpırtıyı artık taşıyamadığını paylaşmaya ihtiyaç duyması da... Sabit Bey’i de birçok kez gördüm. Onu her gidişimde dükkanda bulmam bana hayata bağlılığının hâlâ sürdüğünü söyletiyor. Ziyaretlerimin hiçbirinde ablasından ve yeni otlardan bahsetmedi ama. Bundan sonra da bahsedeceğini sanmıyorum. Belki artık bir veda zamanının geldiğini daha iyi görüyor. Belki kendisini artık çok yorgun hissediyor. Belki de yeni bir hikâyenin hazırlığını yapıyor. En eğlencelisi bu tabii.
Artık kimin hikâyesine daha çok inanmam gerektiğini kendime sormayı da bıraktım. İkisini de doğru veya ikisini de yanlışmış gibi görebilirim. Kim hangi gerçekle yaşamak isterse istesin, fark etmiyor artık. Gerçek... Sabit Bey’in dükkandaki yalnızlığı ve kimsesizliği benim için hâlâ çok değerli bir gerçek mesela. Tayyar Amca’nın arada sırada kendisini kaptırdığı o sahil yürüyüşleri de, mezatlara ve eski eşyalara düşkünlüğü de öyle... Yola çıktığımız mi döndük? Öyle sanki. İtirazım yok, hiç yok. Hareket dediğiniz nedir ki zaten... Neticede, ne yapılırsa yapılsın, nihayete ermek imkânsızken... Son yokken... Herkes er ya da geç aslına rücu ederken... Sıfır bize hiçliği değil de sonsuzluğu anlatırken... Geçelim, buraları da geçelim... Bana sorarsanız bu kimilerine biraz tuhaf, kimilerine biraz yadırgatıcı ve inanılması zor, banaysa hem acıklı hem de çok eğlenceli gelen en sarsılmaz gerçekse o gaz lambası ve hissettirdikleri, daha da doğrusu uyandırdıklarıydı. Yaşananlara böyle de bakmak yeterliydi. gerisi mi? Gerisi hikâye işte...
 

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.