Haftalık Bağımsız Gazete 22 Temmuz 2018

Gerçekler acıtır mı?


Betül MEMİŞ

Betül MEMİŞ

Okunma 11 Nisan 2018, 10:41

“Müzik yalan söylemez. Eğer dünyada bir şeyler değişirse, bu sadece müzik sayesinde olabilir.” Kendine özgü gitar çalışı ve kişiliğiyle, birçok müzisyen için ikon olan, tüm zamanların en iyi gitar virtüözü (1942-1970) Jimi Hendrix böyle nidalanıyor. (Yahut müziğin kurtaracağı limiti çoktan aştık da diyebilirsiniz ama sakin!) Tabii, üstadın bu kelamı söylediği tarihte yeryüzü insanlarına bakarsak; vardır bir hikmeti demek lazım! Lakin yaşadığımız coğrafyadan ve dünya nimetlerinden her şekil nasibini alanlardan olarak şimdilik güzergâhımıza en kıvamlısından viyolonselistler Stjepan Hauser ve Luka Sulic’i eklersek bugünü de güzel eyleyebiliriz gibime geliyor. En azından değişim dediğimiz kendi denizimizde bize ortam sağlar ve belki de okyanus olur kim bilir! 2011’de Michael Jackson’ın “Smooth Criminal” parçasına yaptıkları yorumla ün kazanan ve dünyada fırtınalar estiren, üstüne Elton John ile dünya turnesine çıkarak şöhretlerini şahlandıran ikiliyi daha öncesinde İstanbul konserindeki performansından hatırlayanlar olacaktır. Muazzam ve ayinsel performans; kabul edelim, müziğin dili evrensel ve her şekil iyi ediyor. (Hendrix’e saygılar!) O vakit, biraz ses açabiliriz, ben şarkıları gönderiyorum: “Adagio”, “Ave Maria” yahut “Oblivio”…

Hâlâ zamanın yatağındayız çünkü

“Bütün sanatlar entelektüeldir, ama bana göre, bütün sanatlar hepsinden de fazla sinema - her şeyden önce duygusal olmalı ve kalbe hitap etmelidir. Sinemanın kendine özgü olan yanı, zamanı mühürlemesidir; sinema, zaman heykeltıraşlığıdır. Başka hiçbir sanat bu yetiye sahip değildir; hâlâ zamanın yatağındayız çünkü. Ben de kendimin şiirsel sinema akımı içine yerleştirilebileceğime inanıyorum, çünkü anlatı bakımından katı bir gelişme çizgisi ve mantıksal bağlantılar peşinden gitmiyor, kahramanımın eylemine gerekçeler aramaktan hoşlanmıyorum. Gerçek bir sanatçı deney yapmaz, bulur. Bulamazsa, bütün çalışması mahvolur. Renkli filme karşı, siyah-beyazı sevmemin asıl sebebi budur; siyah-beyaz filmin ifade gücü son derece yüksektir ve seyircinin dikkatini dağıtmaz. Bugün ise bir sanatçı artık kabataslaklar çizmemeli, eskiz karalamalarıyla uğraşmamalı, önemli filmler yaratmalıdır.” Sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden (Andrey) Tarkovski, (2009) “Şiirsel Sinema” adlı kitabında böyle dert yanıyor. Tarkovski demiş, üstüne kelam etmek olmaz, bize düşen; biraz sakinde hazmetmesi en temizi! (Es notu: Kitaba bilahare bakarsınız ama şu an bir Tarkovski filmi iyi olur/du.)

Modern bir Hansel ve Gretel hikâyesi

“Gerçekler acıtır mı? Kan bağı size neler yaptırır? Ahlaki değerler hangi durumlarda esneyebilir? Sırlarla dolu iki kardeşin hikâyesi bu sorulara cevap arayarak bize modern bir Hansel ve Gretel masalı anlatmaktadır...” Sizler bu soruların yamacında düşünedururken, ben yavaştan naçizane bugünkü mesaimizin mevzusuna gelmek istiyorum. Hikâyenin özneleri; Hansel ve Gretel… Fakat bu bildiğimizi sandığımız, film, tiyatro, kitap olarak da hemhal olduğumuz Hansel ve Gretel’in öyküsü değil; “Hansel ve Gretel’in Öteki Hikâyesi” olanından.

Bizim, ormanda kaybolmuş, birbirlerini çok seven kardeşler Hansel ve Gretel’in aksine, bu hikâyede birbiriyle anlaşamayan, sürekli sorgulayan ve ormanda değil belki ama hayatın-sistemin trafiğinde kaybolmuş iki kardeş; edebiyat fakültesinde dekanlık mertebesine gelmiş Betty ve marangozlukla geçimini sağlayan Bobby. İşte bu iki kardeş uzun bir aradan sonra bir araya geliyor, bizler de bu buluşmanın daha doğrusu hesaplaşma gecesinin tanıkları oluyoruz. Çünkü Betty, ormanda konuşlanan evini taşıması için kardeşi Bobby’den yardım istiyor. Fazla spoiler vermeden ezcümle; çocukken dinlediğimiz hikâyenin öznelerinin bugün artık birey, yetişkin olduğunu düşünürsek ve Betty’nin yaşadığı ormanı da hayat-dünya olarak algılarsak; oyunun alt metni epey kafayı açıp, iştahlandırıyor.

Betty’nin kendince mecburiyetliklerinden çıkan yalanları ve Bobby’nin her şeye rağmen o yalanları gerçeğe çevirme hevesi. Oyun, ormanın (hayatın) akışını da fona yaslayıp izlendiğinde, polisiye gerilim havasında izleyiciyi de içine sürüklemesini bilen türden.

Oyun Atölyesi’nin üçüncü sezonu deviren oyunu bugünkü tiyatro rotasına takılan… Kaçıranlar yahut yeniden dikize yatacaklara takdimimdir. Bir Neil LaBute oyunu karşımızdaki. ABD’li oyun yazarı ve bağımsız film yönetmeni LaBute’e; “Kayıp”, “Şişman Domuz” ve “Zorla Güzellik”ten aşinayız zaten. Oyunu her zamanki muazzam çevirisiyle Haluk Bilginer dilimize kazandırmış. (Erken içimden geldi notu: Üstadın son yıllardaki dizi, tiyatro ve sinema performansını aynı kalibre şiarında görüp, içime kaçsam da, son yarattığı (Şahsiyet adlı dizi) karakteri Agâh Efendi ile beni kendime getirmeyi başarmıştır; buradan bir kez daha saygılar şelale! Özlemişiz!)

“Ülkenin yüzde 5’ine, 6’sına tiyatro yapıyoruz”

Daha öncesinde ayrı ayrı tiyatro sahnesinde izlediğim iki isim: Ayça Bingöl ve Salih Bademci. Performanslarının dozunda ve yalın olması doyurgan ve sahici bir seyirlik sunmuş. Bingöl’ü daha öncesinde pek çok kez tiyatro sahnesinde izlemiş ve oyunculuğunu hafızaya almıştım, takdire şayan; Bademci’nin (Lucy Prebble’nin yazdığı, Çağrı Şensoy’un yönettiği, Siyah Beyaz Renk Tiyatro’nun yorumuyla sahnelenen) “Tesir”den sonra bu ikinci performansı oluyor kadraja aldığım ve yansıttığı enerjiyi bir izlek olarak yakaladığımı belirtmeliyim. (Bu da var notu: Malum, televizyon dizilerinde kameraya kestikleri rolleri-bakışları tiyatro sahnesinden kesenler var. Bitmeyen emojiler ve yoran mimikler deryası.) Metni ve oyunculukların akışkanlığını bir bütünlük halinde sağlayan yönetmen Ali Altuğ’u ise ayrıca tebrik ediyorum. Dekora gelince; uzun zamandır sahnede görmeye alışık olmadığım bir dekordu, Barış Dinçel’i kutlarım. Oyunun müzik ve ışık tasarımları ise Tolga Çebi ve Kemal Yiğitcan imzası taşıyor. Bu haftalık da bana ayrılan alanın sonuna geldik, bir sonraki kelama kadar şimdilik enseyi serinde, kafaları tiyatroda, kulakları da müzikte tutmanız dileğiyle… İzninizle, bu hafta vedayı (Oyun Atölyesi kurucularından) Haluk Bilginer’in, Hürriyet’ten Çınar Oskay’a verdiği röportajdan şu cümlelerle vermek istiyorum (zira içerikte Kadıköy geçiyor, alalım loba, lazım olur, niyetine) : “Kadıköy’de herkes bir salon açalım diye tatlı bir telaş içinde. Ama çok küçük bir kitleye yaptığımızı unutmayın. Türkiye’nin yüzde 80’ine tiyatro dediğiniz zaman akıllarına hiçbir şey gelmiyor. Yüzde 14’ü; “Sinema gibi bir şey ama canlı yapılıyor galiba” diyor. Sadece yüzde 6’sı hayatında bir kere gitmiş. Türkiye İstatistik Kurumu’nun sayıları bunlar. Yani ülkenin yüzde 5’ine, 6’sına tiyatro yapıyoruz.”

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.