Haftalık Bağımsız Gazete 16 Ekim 2018

TÜRKÇE'NİN ŞAİRİ DAĞLARCA 100 YAŞINDA!

Dağlarca, 26 Ağustos’ta 100 yaşında! 95 yaşında Kadıköy’deki evinde hayata veda eden “Türkçe’nin büyük şairi” Dağlarca’yı, yaşamına uzun yıllar tanıklık etmiş Ertan Mısırlı, “günlükleriyle" anıyor.

TÜRKÇE'NİN ŞAİRİ DAĞLARCA 100 YAŞINDA!

Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, 26 Ağustos’ta 100. yaşına basıyor. 95 yaşında Kadıköy’deki evinde hayata veda eden “Türkçe’nin büyük şairi” Dağlarca’yı, yaşamına uzun yıllar tanıklık etmiş yazar Ertan Mısırlı, “günlükleriyle” anıyor. “Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü”, şairin 100. yaşında okurlara bir armağan…
Mısırlı, Dağlarca’yı ve günlükleri Gazete Kadıköy için Kadir İncesu’ya anlattı.
 
Ömrünün büyük bölümünü Kadıköy’de geçiren, sokaklarında soluk alan, Baylan’da, Koço’da, şimdi adı bile anılmayan Vagon’da dostlarıyla buluşan, sürekli “dargın” olduğu dostu Cemal Süreya gibi yaşadığı sokağa ismi verilen şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, 26 Ağustos’ta 100 yaşına basıyor.
Yıllarca onunla birlikte çalışmış, yaptıklarına, söylediklerine, yazdıklarına tanıklık etmiş, en önemli belgeleri bizzat görmüş yazar Ertan Mısırlı’nın hazırladığı ‘Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü’,  ozanın 100. yaşında okurlarına bir armağan niteliğinde.  Mısırlı bu günlükle hem kendi tanıklıklarını, Dağlarca ile geçen günlerinin kaydını, hem de Dağlarca’nın yaptıklarını anlatıyor. İlk defa yayımlanan, bilinmeyen mektuplar, fotoğraflar ve anılar ise kitabın önemli hazineleri. Enis Batur’un Dağlarca’ya gönderdiği, Dağlarca’nın Doğan Hızlan’a yazdığı mektupları bunlardan birkaçı… Bu iki isim dışında kimler yok ki, Aziz Nesin, Talat Sait Halman, Şakir Eczacıbaşı, İnci Asena, Tahsin Saraç…
Ertan Mısırlı, Dağlarca’yı ve günlükleri Kadir İncesu’ya anlattı.
 
Dağlarca ile nasıl tanıştınız?
Dağlarca’yla ‘Çocuk ve Allah’ sayesinde tanıştım. 1973 – 74 öğretim ve eğitim yılında yani bundan tam 40 yıl önceydi. İstanbul Belediye Konservatuarı hazırlık sınıfını geçmiş 1.sınıfta okuyordum. Klâsik Türk Müziği ve Nâzariyat Bölümünde Dr. Nevzat Atlığ’ın talebesiydim. 70’li yılların siyasi çalkantısı beni de girdabına çekmişti bir anda. Bir gece önce Dede Efendi’den aşk şarkıları terennüm eden bu çocuk bir gün sonra Üsküdar’da bir duvara ‘DGM’ye Hayır!’ yazarak ‘duvar yazarı’ olmaya karar vermişti. Tarihi Salacak Çay Bahçesi’nin girişine bakan ‘Karşı Duvar’dı bu duvar.
Biliyorsunuz 1969’da Aksaray’da iki arkadaşıyla Kitap Kitabevi’ni kurmuştu Dağlarca. Bu kitabevinin camına astığı ‘on beş günlük’ Karşı Duvar Dergisi’nde yer alan şiirleri, dergilerde yayımlanan ve kitaplaşan şiirleri kadar geniş ilgi uyandırmıştı. Kitabevini daha sonra Şehzadebaşı’na taşıdı ve 1974’de kapattı. Bunu niçin anlatıyorum, şundan: Fazıl Bey de Aksaray’da Atatürk Bulvarı üzerindeki ‘Kitap’ adlı betikevini açtıktan bir süre sonra kendini bir yere kapatılmış hissediyor ve bundan kurtulmak için bir ‘eylem’ yolu arıyor. Camın üzerine, insan boyundan büyük kartonlara, günün konularına ilişkin, topluma açık, herkesçe anlaşılması kolay şiirler yazıp asmayı düşünüyor. Bunun için şablon harfler aldırıp, bunlarla yazı yazacak gençler buluyor. On beş günde bir, yazdığı şiiri kartona geçirtip duvara asıyor. Bunlara bir de genel ad bulmuş: Karşı. Bu adın altına da “duvar dergisi” yazılıyormuş.
 
İLK “KARŞI GAZETESİ” DAĞLARCA’DAN
Okurdan ilgi görmüş mü bu yöntemle?
Umduğundan daha çok ilgi görüyor hem de. Bir gün yaşlı bir adam geliyor Fazıl Beyin anlattığına göre: “Ben ta Kadıköy’den geliyorum”  diyor. “Dergideki şiirin üç gün önce değişmesi gerekiyordu, iki kez daha geldim, hâlâ değişmemiş”. Fazıl Bey kendisini oturtup, çay ısmarlıyor bu beyefendiye: “Bunu yazan arkadaşımız hasta oldu gelemedi. Bu yüzden gecikti. Size çıkacak sayının şiirini vereyim” diyor, adamcağız çok seviniyor ama anlattığına göre Dağlarca daha çok seviniyor. Bir de kötü anı: Bir sayısında “Horoz” başlıklı şiiri yer alıyor. İkinci ya da üçüncü gün, savcılıktan gelen sivil polisler Fazıl Beye toplama kararını gösteriyorlar, dergiyi duvardan söküp, mühürleyip alıyorlar “başka nüshası var mı?” diye sormayı da ihmal etmeden. Onlar gider gitmez Fazıl Bey, “Horoz” yerine “Savcı’ya” adlı şiirini asıyor. ‘Karşı Duvar’ dergisine…
 
Siz ‘duvar yazılaması’ yaparken nasıl karşılaştınız Dağlarca ile?
İşte  ‘duvar yazarlığı’nı ifâ ettiğim gecelerden birinde eve dönerken Sedef Apartmanı’nın girişindeki posta kutularından yere düşmüş bir elektrik faturası ilişti gözüme. Üzerinde ‘Sahavet Dağlarca’ yazıyordu. Ertesi gün Sahavet Hanımın kapısını çalarak elektrik faturasını uzattım kendisine. Koltukaltımda da babam Ziya Mısırlı’nın kütüphanesinden aldığım ‘Çocuk ve Allah’ vardı. İlk, Dağlarca anılarım böylece oluşmaya başladı. Fazıl Beyle Sahavet Hanım boşanmak üzere mahkemeye başvurmuşlardı. Bu karşılaşmadan on yıl sonra da yani 1984’de Kadıköy’de Dağlarca’yla tanıştım. Sevgili şair dostum Engin Turgut beni tanıştırdığında çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Aynı heyecan 30 yıldır sürüyor.
 
“VAGON BULUŞMA NOKTASIYDI, TARİH OLDU”    
Sohbetleriniz için hangi mekânları tercih ederdiniz?
Fazıl Beyle Üsküdar Çiçekçi’de Suphi Bey Caddesindeki Ulueren Apartmanı 3 nolu dairesinde başlayan sohbetimiz; oraya ilk taşındığı yıllarda ve bizim de tanışmamıza denk gelen günlerde evine yakın olan Çimen Çay Bahçesi’nde sürerdi. Ki bu çay bahçesinin girişindeki tarihi ahşap bina 70’li yılların başlarında Çiçekçi Kültür Tanıtma Derneği (ÇKTD) olarak, dönemin siyasi hareketlerine ev sahipliği yapmış ve uğrak yeri olmuştu. Buradan hareketle Kadıköy’deki Vagon Kıraathanesi uzun zaman Fazıl Beyin gününü geçirdiği bir buluşma ve görüşme mekânı olmuştur ki ‘Dağlarca Günlüğü’nün bir bölümü de burada geçen olayları kapsar. Adından da anlaşılacağı gibi bir vagon gibi uzun ve iki kapılı bir kıraathaneydi. Bir kapısı Kadıköy Postanesi’nin arka sokağına açılırdı. Cemâl Abi (Süreya); Dağlarca’yla dargın oldukları günlerde bu arka kapının hemen girişindeki masada otururdu.
 
Kimler gelirdi bu kahbeye? Nasıl bir ortam olurdu?
Kahveye sıklıkla takılan Sabahattin Kudret Aksal, Ercüment Uçarı, Alpay Kabacalı, İlhami Bekir, Nurullah Can, Mahir Ünlü, Ahmet Soysal, Dinçer Kaya, Eray Canberk, Turgay Kantürk, Enver Ercan, Engin Turgut, Osman Serhat, Necati Tosuner, Hasan Akarsu ve şimdi anımsayamadığım yazarlar gelir, bilardo, tavla gürültüleri arasında edebi tartışmalar yapılırdı. Yazık ki Vagon Kıraathanesi de tarih oldu. Hemen yanında da Panorama Kahvesi vardı ki Dağlarca kahvede ise, (yani Vagon’da) Sabahattin Kudret Aksal Panorama’ya giderdi. Bitişik duvarlı iki kahvede birbirlerine sırtlarını dönmüş, biri Doğu’ya diğeri Batı’ya doğru bakarken hatırlıyorum bu iki şairi… ‘Vagon’ kapandıktan sonra şu anki evinin olduğu Mühürdar Bağı Çıkmazı’ndaki Hayat Cafe’de sürdü bu sohbetler. Bugünkü adıyla Dağlarca Sokağı’nda. Bu arada ‘Hamburg Birahanesi’nin olduğu yerde bir kahve açılmıştı, bir süre de oraya gitmişti Dağlarca. 1991-92 yıllarında özellikle Cuma günleri Fazıl Bey ortadan kaybolurdu, beni ‘atlatırdı’ deyim yerindeyse; meğer Baylan Pastanesi’nde, Moda Çay Bahçesi’nde gazeteci Yasemin Arpa ile buluşur, sohbet ederlermiş. bunu yıllar sonra Yasemin Hanımın kitabında anlattıklarından öğrenmiş, kendisinden dinlemiştim…
 
“DAĞLARCA ŞİİRİN PİSAGORU’DUR”
Uzun uzun sohbet ettiğiniz Dağlarca sizi en çok hangi özellikleriyle etkiledi?
Dağlarca benim için şiirin Pisagoru’dur demiştim günlüğümde. Şiir-matematik ilişkisine değinmiştir hep söyleşilerimizde. Kendi şiirinin temel esin kaynağı olarak içindeki ‘sonsuz matematik kımıldanışı’ndan söz açmıştır. Her sözde “gel beni yaz” diyen matematiksel bir yapı ve bir çağrı bulunduğunu belirtmiştir sık sık. Beni etkileyen özelliklerinden ilki budur.
Fazıl Beye bir fotoğraf göstermiştim ‘Hayalet Gemi’ adlı dergiden. Engelli birini gösteriyordu fotoğraf, bir ayağı olmayan bir adamı ve altında şöyle bir cümle vardı: “Eksik olan parçamızı bulduğumuzda, çıplaklığımızdaki, duruşumuzdaki, varoluşumuzdaki rahatsızlık bitecek sanıyoruz. Oysa, acının kaynağı, bir türlü bütüne ait olamamanın yarattığı gerilim değil mi?” Fazıl Bey, fotoğrafa ve okuduğum cümleye bir kez daha göz gezdirdikten sonra anlatımı eksik ve yetersiz bularak, cebinden çıkardığı kalemiyle, kendi el yazısıyla şöyle tamamladı: “Oysa, acının kaynağı, bir türlü bütüne ait olamamanın yarattığı (gerilimden ötelerde) değil mi?” biçiminde yorumladıktan sonra öyle bir söz söyledi ki hemen fotoğrafın olduğu sayfaya yazıp Fazıl Beye imzalattım derginin o sayfasını : “Olaylar büyük bir yazıya benzer, içinde olan onu okuyamaz.” Evet, ikinci olarak ‘gözlem’ gücünü ve ‘tahlil’ yeteneğini söyleyebilirim beni etkileyen özelliklerinden.
Bu gücünü gündelik konuşma ve sohbetlerin her ânında görebilir, uyumsayabilirdiniz. Korkunç bir seziş ve anlayışı vardı.  
 
 

Dağlarca’yı bazen Bernard Shaw’a benzetirdim. Bir ermiş, bir bilge, bir düşünür, özgün bir yaratıcı. Karşısında konuşan kişiyi dikkatle dinledikten sonra ânında cevap verir ve konuşmanın akışını o âna dek bilinmedik söylenmedik bambaşka bir mecraya aktarırdı. Bunu nasıl yaptığını sorduğumda : “Karşımdakini, konuşurken büyük bir dikkatle dinler ve daha o anlatırken, konuşma içindeki bütün –dahili ve harici çelişkileri – bir bir ortaya çıkarırım, işin sırrı bu” demişti… Beni etkileyen üç özelliğini böyle anlatabilirim.

Dağlarca ile ilgili ilginç ve bugüne kadar bilinmeyenlerin de yer aldığı “Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü” nasıl bir süreçten sonra yayınlandı?

 

Doğrusunu söylemem gerekirse çok zor bir süreçti, 6 yayınevi dolaştım 2009 – 2013 yılları arasında. Kaynak Yayınları 7. yayıneviydi. Genel yayın yönetmeni Sadık Usta’ya ve bu yayınevini öneren eski dostum ve Yazarlar Sendikası yönetim kurulundaki mesai arkadaşım şair Leyla Şahin’e teşekkürü bir borç bilirim.
“Dağlarca Günlüğü” dosyamı bıraktığım diğer yayınevlerinin kimi, o yıl ki programlarının dolu olduğunu öne sürdü, kimi kapağını bile açmamıştı doğru dürüst bir incelemek maksadıyla da olsa.
 “Dağlarca satmıyor!” diyen de oldu; “Sen kiiim Dağlarca kim?” diyen de… Dağlarca’nın ‘muzip’ gülümsemesi teselli etti beni her seferinde ve gülümsedim sadece bu ‘editör’ arkadaşlarıma… Dağlarca’ya neden bu kadar değer verip önem atfettiğime şaşıran ve O’nun ‘Kemalist’ olduğunu hatırlatan sevgili solcu arkadaşlarıma da hep gülümsedim bu arada…
Son olarak şunu da belirtmeliyim ki Dağlarca ile ilgili belge ve bilgiler “Dağlarca Günlüğü”adlı kitabımda yer alanlardan ibaret değil. Belki önümüzdeki yıllarda Dağlarca  ‘satmaya’ başlar da yayınevleri ilgi gösterirse 110. doğum yılında O’nu çok daha kapsamlı bir ya da birkaç kitapla selamlarız…
 
“YANITSIZ SORULARA KARŞILIK BELGELER BIRAKTI”
“Sorulmamış Sorular” kitabın en ilginç bölümü… Bu sorular Dağlarca’ya neden sorul(a)madı?
 ‘Yaşamı içinde Dağlarca ve Dağlarca üzerine yanıtlanmamış soru denemeleri’ aslında bazı ipuçlarını da içinde taşıyan ve O’nu daha yakından tanımamızı sağlayan anlatımlar içeriyor. Fazıl Bey bir sohbetimiz sırasında: “Sevgili Ertan, benimle çalışan, yakınımda bulunan, bir şekilde bana yardım eden herkes benden bir şey istemiştir; bu bir fotoğraf, el yazısı şiir, imza olmuştur genellikle. Sen bunca yıldır bana yardımcı oluyorsun ama bir gün bile benden bir şey istemedin, sana şöyle bir önerim olacak; benimle bir röportaj yap, sorular hazırla, bunlar üzerinde zaman zaman çalışalım.”demişti. Kitabın sonunda yer alan 52 sorunun ortaya çıkışı bu cümleden başlamıştır. Aslında düşüncem ve kafamdan geçen 85 soruydu, çünkü bunu söylediğinde 85 yaşındaydı ve ben O’nun her yaşına bir soruyla saygı duruşunda bulunmak istemiştim o günlerde. Ancak, araya giren hastalıklar, Fazıl Beye ‘kamyon’ çarpması sonucu oluşan rahatsızlıkları, taşınma telâşı vb. girdi araya ve biz bu çalışmayı birlikte yapamadık bir türlü.
Üsküdar – Çiçekçi’deki Ulueren Apartmanından Kadıköy’deki evine taşınmadan önceki yıllarda, evde çok dağınık bir şekilde duran, rutubetten ve yıllardır oradan oraya taşınmaktan tahribata uğramış birçok kitap, mektup, el yazıları vb. gibi belgeleri tasnif edip korumak için çalışmıştık. Dağlarca’nın deyimiyle : ‘Mıntıka temizliği’ yapardık. ‘Komutan’ elinde bastonuyla işaret eder ‘şunu şuraya koy, bunu şu kutuya yerleştir!’ komutlarıyla sürerdi bu çalışmamız… Kadıköy’e taşındıktan sonraki günlerden birinde Fazıl Bey bana Üsküdar’daki evin anahtarlarını uzatarak: “Eve git, mutfaktaki dolabın altında bir kasa rakı var, onları al! Cemal çok istedi vermedim” dedi. Cemal dediği de Cemal Süreya!.
İşte bu yanıtlanmamış soruların yerine bana gizlice emanet edilen bu belgelerdir. ‘Dağlarca Günlüğü’nü daha da anlamlı ve kalıcı kılan ve hayatımın en ‘kutsal emanetleri’dir her bir satırı…

“DAĞLARCA BURADA” YA SİZ?
Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca için bir de belgesel çekiliyor. 1991 yılında yaptığı nehir söyleşileri 2010’da kitap haline getiren Yasemin Arpa, “Dağlarca Burada” adlı bir belgesel hazırlıyor.
Belgeselde Doğan Hızlan, Prof. Dr. Talat Sait Halman, Sami Karaören, Haydar Ergülen, Sennur Sezer, Ataol Behramoğlu, Adnan Özyalçıner, Hilmi Yavuz, Enver Ercan, Ertan Mısırlı, Av. Müşir Kaya Canpolat, Tarık Günersel, Mustafa Köz, Pelin Özer, Türkan Yeşilyurt, Ahmet Soysal, Leyla Şahin, Engin Turgut, Zeynep Oral, Türkan Yeşilyurt, Ahmet Miskioğlu gibi isimler Dağlarca’yı anlatıyor.
Yapı Kredi Kültür Sanat ise şairin özel eşyaları, mektupları ve fotoğraflarından oluşan bir sergi hazırlığı içinde. Beşiktaş Belediyesi de Beşiktaş’ta doğan şair için bir anma programı düzenleyecek.  

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.