Haftalık Bağımsız Gazete 19 Ekim 2019

Taner Barlas: 'Geç gelen adalet adalet değildir'

Rutkay Aziz’le birlikte sahneyi paylaşan tiyatro oyuncusu, yönetmeni ve yazarı Taner Barlas, son oyunları “Adalet Sizsiniz” ile yüzyıllardır süregiden adalet arayışına sahneden ışık tutuyor.

Taner Barlas: 'Geç gelen adalet adalet değildir'

Yıllar sonra kadim dostu Rutkay Aziz’le birlikte sahneyi paylaşan tiyatro oyuncusu, yönetmeni ve yazarı Taner Barlas, son oyunları “Adalet Sizsiniz” ile yüzyıllardır süregiden adalet arayışına sahneden ışık tutuyor. Kadıköy Belediyesi’nin devam eden Tiyatro Festivali’nde izleyiciyle buluşacak olan oyunla ilgili Barlas “Adalet çoğu zaman insanlar öldükten sonra yerini buluyor ancak geç gelen adalet adalet değildir” diyor. Barlas, Perdeci Oyuncuları’nın önümüzdeki sezon Mustafa Balbay’ın “Yargıtatör” kitabını sahneye taşıyarak adalet arayışına devam edeceklerini söylüyor.
 
Semra ÇELEBİ
Usta oyuncular Rutkay Aziz ile Taner Barlas’ı yıllar sonra tiyatro sahnesinde buluşturan Perdeci Oyuncuları’nın ilk ve büyük ilgi gören oyunu “Adalet Sizsiniz”, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde 11. Kadıköy Belediyesi Tiyatro Festivali kapsamında Selamiçeşme Özgürlük Parkı’ndaki amfitiyatroda Kadıköy halkıyla buluşacak. Geçtiğimiz sezon sahneye konmasına rağmen binlerce kişinin izlediği oyun, tarih boyunca sistem tarafından en korkunç haksızlıklara uğrayan dört kişinin üç gerçek hikâyesini konu ediniyor.
Adalet kavramının çok yakıcı bir şekilde gündemimizde olduğu, büyük haksızlıklarla boğuştuğumuz şu günlerde, sahneden insanlığın adalet arayışına ışık tutmaya çalışan Perdeci Oyuncuları’ndan Taner Barlas ile görüştük; tarih boyunca yaşanan adaletsizliklerden, Gezi direnişindeki adalet talebine kadar birçok konuda konuştuk.
 
-Rutkay Aziz ile birlikte Perdeci Oyuncuları’nı kurdunuz ve ilk oyununuz “Adalet Sizsiniz” ile seyirci karşısına çıktınız. Neden “adalet” kavramı çerçevesinde bir oyun sahnelemeyi seçtiniz?
Adalet kavramı bundan M.Ö. 500 yılında bile Sokrates’in başını belaya sokmuş bir kavram ve hâlâ günümüzde adalet tam olarak uygulanmıyor. Özellikle ülkemizde içinde yaşadığımız koşullarda adaletin mülkün temeli olduğu kavramı yani “adalet devletin temelidir” söylemi unutuluyor. Adaletsizlikler ülkemizde insanların senelerce içerde kalmasına, 12 Eylül zamanında olduğu gibi çocukların yaşları büyütülerek ölümlerine, idamlarına neden oluyor. Bu nedenle adalet kavramı bizim için çok önemli.
Bunu irdelemek, üç epizotla Sokrates; Galileo ve Sacco Vanzetti epizotlarıyla MÖ. 500. yüzyıldan 1927’lere 1977’lere taşıyarak bugüne bir gönderme yapmak istedik.
Socrates M.Ö 428’de doğmuş bir bilge kişi. Bu bilge kişi sokaklarda meydanlarda dolaşıp gençlerle konuşuyor, onları yaşamlarını ve düzeni sorgulamaya dönük sorular soruyor. Bu yüzden o dönemin düzeni tarafından suçlanıyor, gençleri kandırmakla ve yeni tanrılar yaratmakla… Kent meclisi tarafından kurulan bir yargılama sistemi içinde yargılanıyor. Aslında doğrularından vazgeçmediği için, belki çok az bir cezayla kurtulabilecekken, baldıran zehri içerek ölüme mahkûm ediliyor. Bir arkadaşı Kriton tarafından kaçırılabilecekken bunu reddediyor ve kendini ölüme yatırıyor. Ve 2010 yılında gıyabında yapılan bir yargılamayla suçsuz olduğu kabul ediliyor.
Galileo bildiğiniz gibi 1600’lerde yaşamış bir bilim adamı. Kopernik’in dünya güneşin etrafında döner ve kainatın merkezi güneştir teorisini, Hollandalı bir gözlükçüden ilham alarak yaptığı bir teleskopla ispat etmeye çalışıyor. Bu nedenle bir kitap yazıyor ve bu kitap kilisenin o zamanki sistemine ve değer yargılarına aykırı geliyor çünkü kilise kainatın merkezinin dünya olduğunu ve güneşin dünyanın çevresinde döndüğünü iddia ediyor. Bu yüzden Galileo yargılanıyor ve ancak kitabını bastırmaması ve görüşlerini yaymaması karşılığında yaşamı bağışlanıyor. Floransa’da sürgünde önce gözlerini kaybediyor sonra da ölüyor. Onun da itibarı 339 yıl sonra iade ediliyor.
Sacco ve Vanzetti, 1900’lerde Amerika’ya göçen iki İtalyan göçmen. O dönemde Amerika’da anarşistlere ve göçmenlere karşı yürütülen olumsuz bir siyaset var. Bu nedenle göçmenlere ve anarşistlere gözdağı vermek için bu iki suçsuz insan bir mutemedi soymakla ve bir polisi öldürmekle suçlanıyor ve yargılanıyorlar. Suçsuzlukları çok açık, çünkü kanıtlar ortada ancak bunlar suçlanıyorlar ve 1927 yılında idam ediliyorlar. Ve 50 yıl sonra 1977 yılında da gıyaplarında yapılan bir yargılama sonucunda suçsuz oldukları anlaşılıyor ve beraat ediliyorlar. Bu üç epizottan da görüldüğü gibi insanlar öldükten sonra adalet belki bir anlamda yerine getiriliyor ama ne yazık ki geç gelen adalet adalet değildir. Bu adaletsizlik günümüzün dünyasında da maalesef sürmekte. Biz bunları vurgulamaya çalıştık bir buçuk saatlik oyunun içinde.
 
-Türkiye’den adaletsizlik örneklerini neden ele almadınız?
M.Ö. 500’lü yıllardan 1927’ye akan adaletsizlik bizim günümüzün adaletsizliğine de ışık tutuyor çünkü. Günümüzün adaletsizliğini başka bir oyunda vurgulamayı yeğledik. Şu an Mustafa Balbay’ın Yargıtatör’ünü çalışıyoruz Rutkay beyle. Olanaklarımız el verirse önümüzdeki sezon Yargıtatör’ü sahneleyeceğiz.
 
-“Adalet sizsiniz” devam edecek mi peki? Çünkü sadece bir sezon oynadınız…
Evet, onu da oynamaya devam edeceğiz. Bir sezon oynadık ama çok gezdik çok oynadık. Tam 80 oyun sahneledik. Rutkay beyin de benim de tek işimiz bu oldu geçen sezon, başka bir projede yer almadık, tüm enerjimizi buna verdik. Anadolu’yu gezmeyi kendimize görev edindik. Antakya’dan tutun İskenderun, Mersin, Burdur, Trabzon, Rize, Antalya, Mersin’e kadar birçok kentte oyunumuzu izleyiciyle buluşturduk.
 
-Yurt dışına turneye gittiniz mi?
Yurt dışına gitmeyi planlıyoruz. Belki gelecek sene Almanya turnesi yapacağız. Çünkü bir iki oyun için turneye gitmek çok maliyetli oluyor. O yüzden 15-20 günlük bir Almanya ve çevresine turne düzenlemeyi düşünüyoruz, olanaklarımız el verirse. 
 
-Oyun başlamadan önce Galileo’yi anlatan bir şarkı, Joan Beaz’ın Sacco ve Vanzetti için yazdığı şarkı çalıyor. Seyirciler koltuklarına otururken çoktan oyunun içine girmiş oluyor. Bu özel bir yöntem midir tiyatroda, yoksa siz mi böyle düşündünüz?
Seyirciyi ya oynadığınız oyuna tanık edersiniz ya da oyunun içine sokarsınız. Bu bir tiyatro yöntemidir. Brecht’in epik tiyatrosu seyirciyi oyuna tanık eder, Stanislavski’nin metodunda seyirciyi oyunun içine sokar onları duygulandırır. Biz bu oyunun yapısı içinde ?recht’in yöntemini daha geçerli bir yöntem olarak gördük ve onu uygulamaya çalıştık. Biliyorsunuz oyunun içinde de seyirciyle zaman zaman diyaloglar kuruyoruz. Sonunda da Atatürk’ün bir sözüyle bitiriyoruz “İstiklal, istikbal ve hürriyet ancak adaletle kaimdir.” Bu tabi ki seyirciyi olaya tanıklık etmek ve olayları sorgulatmak konusunda etkili bir yöntem.
 
-Nasıl tepkiler aldınız seyirciden?
İnanır mısınız Manisa’nın dışında gittiğimiz her yerde büyük bir coşkuyla karşılandık. Dolu salonlara oynadık, seyirciler dakikalarca ayakta alkışladı. Bu bizim için çok coşku ve umut vericiydi.
 
-Kadıköy’de nasıl bir kitle bekliyor sizi sizce?
Kadıköy tabi çok aydın, çok duyarlı bir kesim. Bu yüzden Kadıköy’deki her oyunumuzda Anadolu’yu aratmayacak bir coşkuyla karşılanıyoruz ve Kadıköy’e gitmeyi özlüyoruz.
 
-11 yıldır Kadıköy Belediyesi bu tiyatro festivalini düzenliyor. Gerçekten halkın bu festivale ilgisi çok fazla. Daha önce o ambiyansı gördünüz mü?
Hayır görmedim. İlk kez bu festivale katılıyorum. Ancak geçen yaz Şehir ve Devlet Tiyatroları’nın kapatılmasına karşı Özgürlük Parkı’nda düzenlenen Sanat Maratonu etkinliğinde mim tiyatrosu yapmıştım. Oradaki ortam çok güzeldi. Sayın Selami Öztürk oyunu izlemeye geldiğinde yanına gidip teşekkür etmiştim. Sanat konusundaki girişimleri sanata verdiği değer övgüye değer. Sahnelerini ücretsiz veriyor, tiyatro oluşumlarına imkân sağlıyor. Bu, Kadıköy Belediyesi’nin tiyatroya büyük katkısı.
 
-Önümüzdeki yılki festivalde de sizi “Yargıtatör” ile görebilecek miyiz?
Sanıyorum ve umuyorum. Bizim bağlı olduğumuz Aysa Organizasyon, sanıyorum ki gelecek sezon için de bize Kadıköy Belediyesi’nin salonlarında yer bulmuştur. Festivalde Kadıköylü seyirciyle buluşmak da harika olacak.
 
-Tiyatronun dışında da sizi dizilerde ve sinema filmlerinde görüyoruz. Yeni sezonda bu tür projelerde görecek miyiz sizi?
Tiyatro bizim asıl işimiz ama bu asal işimiz ne yazık ki asgari koşullardaki yaşamımızı idame ettirmek için yeterli değil. Bu işimizi devam ettirebilmemiz için istesek de istemesek de birtakım yan projelere dâhil oluyoruz. Bu bazen içinde olmayı istediğimiz projeler oluyor. Mesela son dönem yerli filmlerden “Yüreğime Sor” böyle bir projeydi. Ama bazen de bazı dizilerde istemeden de olsa olmak durumunda kalıyoruz. Buna bir anlamda ödün vermek de diyebiliriz. Şunu belki kendimize söyleyerek rahatlatıyoruz; tiyatroda varolabilmek için bu tür işlerin içinde varolmayı kabul ediyoruz. Eylül’den itibaren Rutkay beyin de benim de içinde yer alacağımız diziler olacak.
 
KENDİ DİLİNDEN TANER BARLAS
Ben 1974 yılından 2-3 sene öncesine kadar İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’ndaydım. Orda yönetmen yazar oyuncu olarak çalıştım. 12 Eylül döneminde 1402’yle tiyatrodan ayrılmak zorunda bırakıldım. O dönemde de bir Mim Tiyatrosu oluşturdum. Hemen hemen 4-5 yıl bu mim tiyatrosu devam etti. Mim tiyatrosu biliyorsunuz daha hareket ve dans ağırlıklı bir sanat dalı. Bunu yaygınlaştırmaya çalıştım ama ne yazık ki günümüzün koşullarında çabuk almaya alışmış ve dizilere kanalize olmuş bir seyirciye rafine bir sanat kolunu ulaştırmak biraz zor. Bu yüzden devam ettirmekte zorluk çektim ve Şehir Tiyatrosu’na döndüm. Bakırköy Devlet Tiyatrosu’nu kurdum. Emekli oluncaya kadar da Şehir Tiyatroları’nda çalıştım. Son oyunum Sevgili Doktor idi. Daha sonra Perdeci Oyuncuları’nı kurduk. Rutkay’la dostluğumuz çok eskiye dayanır. Yollarımız bir dönem ayrıldı. O Ankara Sanat Tiyatrosu’na gitti ben Şehir Tiyatroları’na geçtim ama hep görüşür düşüncelerimizi, düşlerimizi paylaşırdık. Ümit arkadaşın yazdığı bu oyun önümüze gelince bunu yapmak istedik, iyi ki de yapmışız, bundan büyük bir keyif ve heyecan duyuyoruz. Bu tiyatro ortamı içinde bir görev üstlendiğimizi düşünüyoruz ve elimizden geldiğince devam ettirmeye çalışıyoruz.
 
SANAT MUHALEFET DEMEKTİR
-Gezi direnişi de adalet arayışının bir parçası mıydı?
Kuşkusuz! Gezi direnişi, bir anlamda genç potansiyelin ağaçları korumak adına çıktığı yolda, insan hak ve özgürlüklerinin tırpanlandığı bir dönemin direnişidir. Ve dalga dalga yayılan bu direniş durdurulamaz bir direnişe dönüştü. Tabii ki sanatçıların bu direnişe destek vermesi kaçınılmaz bir şeydi. Çünkü sanat muhalefet demektir. Günümüzün bu hak ve özgürlüklerinin yok edildiği bir dönemde sanatın özgür olması gereken bir dönemde bu isyan kaçınılmazdı. Bu isyana destek vermek sanatçıların göreviydi açıkçası. Şunu gördük; insanlar baskı ve özgürlükleri kısıtlanma noktasına geldiğinde biz de varız diyebiliyorlar ve bu bir sürü şeyi değiştirmeye ön ayak oluyor.

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.