Haftalık Bağımsız Gazete 15 Kasım 2018

'Ortak sorunlarımız var'

Yazar Behçet Çelik, “Yaşananların içinde veya dışında olmak çok bir şey değiştirmiyor, topyekûn maruz kaldığımız, ortak sorunlarımız var.” diyor

'Ortak sorunlarımız var'

Yazar Behçet Çelik, “Yaşananların içinde veya dışında olmak çok bir şey değiştirmiyor, topyekûn maruz kaldığımız, ortak sorunlarımız var.” diyor  
 
Kadir İNCESU

Behçet Çelik uzun yıllardır Kadıköy’de yaşayan üretken bir yazarımız. İki Deli Derviş, Yazyalnızı, Herkes Kadar, Düğün Birahanesi, Gün Ortasında Arzu (2008 Sait Faik Hikâye Armağanı), Diken Ucu (2011 Haldun Taner Öykü Ödülü), Kaldığımız Yer adlı öykü kitapları,  Dünyanın Uğultusu ve Soluk Bir An adlı romanları ile Sınıfın Yenisi adlı ilkgençlik romanı, doğup büyüdüğü Adana üzerine yazılmış yazılardan oluşan Adana’ya Kar Yağmış adlı derlemesi ve Ateşe Atılmış Bir Çiçek/ Yazarlar, Kitaplar, Okuma Notları adlı bir deneme kitabı bulunan, incelikli üslubu ve güzel Türkçesiyle dikkat çeken yazarımız Behçet Çelik ile söyleştik.
• Yazarken okurlarınız, kendiniz ve anlattıklarınızla ilgili kaygılar yaşıyor musunuz?
İnsanları yazmaya yönelten kaygılar çok çeşitlidir. Bu kaygı dünyaya, hayata, insanlara dair bir şeyler söyleme, olan bitenlere itiraz etme vb olduğu gibi, dille ilgili de olabilir – bildiğimiz bir şeyi yeni bir biçimde ifade etme kaygısı mesela. Bu yeni biçim bildiğimizi sandığımız şeyi tam olarak bilemediğimizi ya da kısmen bildiğimizi ortaya çıkarabilir, bazen de bilinmedik saklı yanlara görünürlük kazandırır. Beri yandan yazma süreci yeni kaygılar çıkarır ortaya: Yazdığımız bir şeye benzeyecek mi, tam olarak ifade etmek istediklerimizi mi yansıtıyor, başka yerlere mi kayıyor? Sonuncusu yazmanın en hoş yanlarından biridir, masanın başına geçtiğinizde pek de aklınızda olmayan bir şeyler çıkar ortaya.
Sorunuzda vurguladığınız gibi, işin bir de okuyanlarla ilgili yanı var. Onların yazdıklarınızdan ne anlayacakları sorusu da takılabilir aklınıza. Yeterince açık yazıp yazmadığım mesela, beni kaygılandırmasa bile düşündürür. Bu nedenle yazdıklarımı hemen yayınlamak yerine araya zaman girmesini, yazdığım metne belirli bir mesafeden bakmayı isterim. Kuşkusuz bu mesafe mutlak bir mesafe olmaz, bir başkası gibi okuyamam, yine de araya zaman girince yazdığım metni biraz daha farklı bir odaktan görmem mümkün olabilirmiş gibi gelir bana.
• “Kaldığımız Yer”ler insanın yaşamına nasıl izler bırakıyor?
Kaldığımız yerler, bizim yolumuzun bittiği, ötesine geçemediğimiz yerler, en azından son öykü kitabıma bu başlığı seçerken vurgulamak istediğim buydu. Fiziksel olarak ötesine geçmiş de olsak, ruhsal olarak ya da duygusal olarak bir yerlerde kalmışızdır. Bu bireysel hayatlarımız için de böyledir, toplumsal hayatımız için de. Bir yerde tıkanmışızdır, yolumuz çatallanmıştır, içlerinden birini seçmişizdir, ama zihnimiz seçmediklerimize odaklanır bazen. Kendimizi kandırmaya kalkarız, dosdoğru gitmişiz gibi düşünmeye çalışırız, yoldaki çatalı, engeli görmezden geliriz, ama bir zaman sonra başka biçimlerde karşımıza dikilir. Özellikle toplumsal hayatımıza baktığımızda, yok saydığımız sorunların, on yıllar sonra daha içinden çıkılmaz hale gelmiş biçimde öylece durduğunu fark ederiz. Gittik, geçtik, derken anlarız ki orada kalmışız, takılmışızdır.

• İkili ilişkiler, anlamsızlık, iletişimsizlik, iş cinayetleri, Gezi olayları, kentsel dönüşüm, savaş... Her şey var öykülerinizde... Yaşananların içinde veya dışında olmak yazarı nasıl etkiliyor?

Bir yazarın bir meseleyi anlatabilmesi için mutlaka “içinde yaşaması” gerektiğini düşünmüyorum, ama galiba “içinde hissetmesi” gerekiyor. Yazarla çizdiği, oluşturduğu karakterin hayatlarının benzeşmesi, örtüşmesi gerekmez, ama o karakterin canlı, yaşadığını, var olduğunu düşünebileceğimiz bir biçimde anlatılabilmesi için onun dünyasının derinlerine girebilmek gerekir. Bireysel hayatlarımızla toplumsal hayat arasında geçirimsiz, katı bir duvar yok, aksine çok farklı biçimlerde birbirini etkiler bu ikisi. Toplumsal meselelere ucundan bir parça değinen öyküler yazmaya çalışırken özellikle o toplumsal meselenin bireyin iç dünyasını nasıl etkilemiş olabileceği sorusu üzerinden bir yol bulmaya çalışırım. İş cinayeti diyorsunuz, doğrudan böyle bir olayı hikâyeleştirmek yerine böyle bir iş cinayetinden dolaylı olarak etkilenmiş birini, mesela o iş cinayetinin yaşandığı şirketin bir başka bölümünde çalışan bir emekçinin bundan nasıl etkilendiğini anlatmak bana cazip geliyor. Bu dolaylı etkiler daha görünmez durumda çünkü. Beyaz yakalılarla mavi yakalıların benzer mekanizmalarla köleleştirildikleri çok zaman görülmez. Şöyle de denebilir: yaşananların içinde veya dışında olmak çok bir şey değiştirmiyor, topyekûn maruz kaldığımız, ortak sorunlarımız var.

• “Diken Ucu” adlı kitabınızda yer alan “Kuantum Hikâye”de kahramanımız resim yapan arkadaşına “Hikâyenin bütününü bilmememiz gerekmez mi?” diyor. Aslında öykülerinizde anlattıklarınızdan çok anlatmadıklarınız dikkat çekiyor. Bu durum sizin için bir tercih mi?

Evet, bu tarzda öyküler yazmayı ve okumayı seviyorum. Yazarın her şeyi bildiği, her şeyi olduğu gibi aktardığı, okurun katılımına, hayal gücüne, sezgisine ihtiyaç duymayan metinler yerine, okuru da etkin kılan, okurun kendi iç dünyasından kalkarak metni içerdiği boşluklardan sızarak kavramak zorunda olduğu öyküler beni daha çok heyecanlandırıyor. “Hikâyenin bütününü” görmemiz mümkün değilse de, kendi hikâyemizle başkasının hikâyesi arasındaki bağı, gelgiti, alışverişi, itişmeyi, geçişliliği vs didiklediğimizde belki bütün hakkında da bir şeyler sezebiliriz.



Yaklaşık 30 yıldır Kadıköy’de yaşıyorsunuz.
Kadıköy için neler söylemek istersiniz?

Haklısınız, otuz yıl olmak üzere. Kadıköy’ü seviyorum. Bir yanıyla çok kozmopolit ama bir yanıyla da yaşanan bütün değişimlere, dikilen devasa binalara, kalabalıklaşan cadde ve sokaklara rağmen mahalle duygusunu koruyan bir yer. Kadıköy’ün özgürlükçü yanı da önemli. Farklı hayatlar birbirine çok değmeden, fazla itişmeden sürebiliyor sanki, ama giderek Kadıköy’ün de tektipleşmeye başladığını da inkâr edemem. Üst sınıfların eğlence, yeme-içme merkezi halini alması, kültür-sanat merkezlerinin kapanması, (düşünün bir Sinematek’i bile yok Kadıköy’ün), burada yaşayanların tipolojisini değiştiriyor sanki. Tam gaz süren kentsel dönüşüm neticesinde bildiğim, tanıdığım mahallelerin bina ve insan profili de aynı hızla değişiyor. Yine de memnunum Kadıköy’de yaşamaktan.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.