Haftalık Bağımsız Gazete 22 Kasım 2018

'Nefret mağdurları'nın sesini duyuyor musunuz?

Türkiye gündemine Hrant Dink cinayeti vasıtasıyla giren ancak henüz yasalardaki yerini tam olarak alamayan “nefret suçu” kavramına dair ilk belgesel çekildi.

'Nefret  mağdurları'nın sesini duyuyor musunuz?

Türkiye gündemine Hrant Dink cinayeti vasıtasıyla giren ancak henüz yasalardaki yerini tam olarak alamayan “nefret suçu” kavramına dair ilk belgesel çekildi. “Nefret” belgeseli, Türkiye'nin farklı köşelerinde “öteki” olmanın en ağır durumlarını yaşayanların sesine kulak veriyor. Nefret suçlarına dair farkındalık yaratmayı amaçlayan belgesel, 25 Nisan ve 7 Mayıs’ta Kadıköy’de gösterilecek.
 
 
Gökçe UYGUN
 
“Alavere dalavere, Kürt Memet nöbete, Anladıysam Arap olayım, bu iş Arap saçına döndü, Arnavut inadın tuttu, Çingene parası gibi, Ermeni tohumu, Papaz olmak, Yahudi pazarlığı…”
Dilimize pelesenk olmuş, “gerçek” anlamını pek de düşünmeden kullandığımız bu atasözü ve deyimleri kullanırken nefret söyleminde bulunduğunuzun farkında mısınız? Peki ya “nefret suçu” kavramından haberdar mısınız? Yasalarımızda yerini “eksik de olsa” nihayet alabilen bu suç türüyle ilgili en kapsamlı belgesel, geçtiğimiz günlerde tamamlandı. Cumhuriyet Gazetesi Pazar Dergi muhabiri Esra Açıkgöz ve akademisyen Hakan Alp’ın yönetmenliğindeki “Nefret” belgeselinde, direkt konunun mağdurları yaşadıklarını anlatıyor.Lafı fazla uzatman sözü Açıkgöz ve Alp’e bırakalım…
 
-Sizi ne dürttü de bu işe kalkıştınız? Derdiniz sadece “adınızı duyuracak, festivallerde boy gösterecek” bir belgesel çekmek olaydı, nice eğlenceli konu vardı… Bu “acı” konuya neden daldınız?
 
Hakan Alp: Çıkış noktası benim tezim oldu. Akademik anlamda nefret söylemi ve suçlarıyla ilgili yapılmış ciddi çalışmalar vardı, toplumsal farkındalık yaratılmaya başlanmıştı. Tam da bu noktada ciddi bir boşluk dikkatimizi çekti; Nefret suçlarının mağdurları.. Onların neler yaşadıkları, nefret suçunun yaşamlarında yarattığı tahribatı birinci ağızdan dinlemek istedik.
 
 
Esra Açıkgöz: Onları en iyi ihtimalle birer istatistik olmaktan çıkarmaktı amacımız. En iyi ihtimalle diyorum, çünkü Türkiye’de bu konuda tutulmuş sağlıklı bir istatistik bile yok ne yazık ki… Düşündük ki, eğer onlara kulak verir, acılarına az da olsa ortak olmayı başarırsak kendimize de bakabilir, yarattığımız “öteki”leri ve onlara yaptıklarımızı görürüz.
 
-Nefret suçları temalı bir belgesel çekmeye karar verdikten sonra, attığınız ilk adım neydi?
 
E. Açıkgöz: Garip olacak ancak ilk adımımız konuyu nasıl bir sınırlandırmayla ele alacağımıza dair konuşmaktı. Ne yazık ki Türkiye nefret söylemi ve suçları üzerine devlet kademesinden sokağa ininceye kadar her aşamada fazlasıyla “malzeme” veriyor! Yaptığımız taramalarda karşımıza çıkan yüzlerce isim arasında seçim yapmak zorunda kaldık. Konuyu mümkün olduğunca Türkiye’nin farklı köşelerinden görmek/ göstermek istedik. 
 
H. Alp: Bu aslında bizim bu konuya dair en hoşnutsuz olduğumuz noktaydı. Çünkü dışlanma ve onlara söylenen “biz’den değilsin” mesajı, nefret söylemine/suçuna maruz kalmış kişileri derin bir sessizliğe mahkum ediyor, etmeye çalışıyor. Oysa dinlenmek istiyorlar, anlaşılmak da. Hiçbir yere ulaşmasa dahi; acıyı paylaşmak sağaltıyor çünkü.
 
-Belgeseldeki “mağdur”ların ortak bir özelliğini sorsam size, ne
derdiniz?
 
E. Açıkgöz: Hepsinin farklı hikâyeleri olmakla birlikte, hepsinde karşımıza çıkan birkaç ortaklıktan söz etmek mümkün, ilki sistemin yarattığı nefret duygusundan yakınma hali… Her ne kadar nefreti bireysel olarak deneyimlemiş olsalar da mücadelelerini sadece suçu işleyene indirgemeyip, sistemsel bir sorun olduğunun bilincindeler. Ayrıca hukuksal yollara başvuranlar yargının onlara yaşattığı hayalkırıklığını taşıyorlar, adalet tarafından görmezden gelindiklerini düşünüyorlar.
 
-Sizce nefret suçu bireysel mi yoksa devlet düzeyinde bir suç mu? Bunca “nefret” nasıl birikmiş/birikiyor insanların içinde?
 
E. Açıkgöz: İkisi de… İlkokuldan itibaren, “Türk olmak”, “Asker doğmak”, “Müslüman ölmek”, “erkek adam olmak” gibi öğretilerle “terbiye” edilen beyinlerimiz “farklı olanın tehlikesi”ne karşı “nefret”e sarılıyor. Tabiî ki bunlar, eğitim, medya gibi devletin ideolojik aygıtlarınca pohpohlandığı için, içimize işliyor. Ve biz bunları bebeklikten itibaren “büyüklerimiz”den öğrenerek yetişiyoruz. Sivas’ta 33 insanın öldürüldüğü Madımak Otelinin yakılışını oğlunu omuzlarına alarak izleten babayı hepimiz hatırlıyoruzdur. Şu an o çocuğa ne olduğunu gerçekten merak ediyorum.
 
H. Alp: Nefret suçunu besleyen en önemli algı tahammülsüzlük. Bu bireysel açıdan da devlet refleksleri açısından da öyle. Birey bu refleksini bazen küpeli, trans ya da engelli komşu istemeyerek gösterirken, devlet ise görevini bunun yasal zeminini hazırlayarak gerçekleştiriyor. Sonuç olarak, birey ve devlet ortak bir duruş sergiliyor öteki’ye karşı.
 
-Nefret suçlarının bu topraklardaki geçmişine de işaret etmek gerek, 6-7 Eylül olayları gibi…
 
E. Açıkgöz: Türkiye'de bu suçların geçmişi çok derinlere uzanıyor. 1915 Ermeni Tehciri, 6-7 Eylül 1955 olayları, Malatya, Maraş, Sivas Katliamları... İşin acı tarafı “gelenek” hızını kesmeden devam ediyor; Rahip Santoro cinayeti, Kürtlere yönelik linç girişimleri, Hrant Dink cinayeti... ve tarihsel süreçte hedef tahtasındaki “öteki”ler hiç değişmemiş; Kürtler, Ermeniler, Aleviler, Hıristiyanlar, Romanlar, eşcinseller, travestiler, göçmenler, kadınlar, engelliler…
 
-Yasalarımıza girdi mi nefret suçu?
 
H.Alp: Geçen ayki torba yasanın içinde nefret suçlarına yönelik bir düzenleme yer aldı. Eksik de olsa artık Ceza kanununda konuya ilişkin bir düzenleme var. Düzenleme ciddi anlamda eksiklikler barındırıyor, etnik kimliğe ve cinsel yönelime yönelik nefret suçlarıyla ilgili bir ibare yer almıyor. Oysa Türkiye’de en çok nefret suçuna maruz kalanların başında Kürt ve LGBTİ bireyler geliyor.
 
-Belgesel sürecinde, kişisel olarak sizin nefret suçlarına dair algılamanızda neler değişti?
 
E. Açıkgöz: Çok güzel ama bir o kadar da zor bir soru. Hayata mümkün mertebe erklerin bizi hapsetmeye çalıştığı “Türk”, “Müslüman” iktidar kimlikleri üzerinden bakmamaya çalıştım hep. Yaşamaya zorlandığımız bu sistemin dışında düşünen herkes gibi ben de “öteki”ydim bir yanımla. Ancak yine de ben kabul etmesem de nüfus kimliğimde yazanların sağladığı bir “çoğunluğun güvencesi”ne sahiptim. Bunu daha iyi anladım… Diğer yandan, bize çok masum gelen şakalarımız, fıkralarımızın bile aslında “öteki” olan için gülünecek yanı olmadığını daha iyi algıladım. Onlarda bile nefret söylemini üretiyoruz ne yazık ki ve bu da nefret suçunun kanıksanmasında başlıca nedenlerden biri. Bunu artık her ağzımı açtığımda hatırlıyorum.
 
H. Alp: Hakikaten kendimizi hep çoğunluğun arasında görmek bir özgüven veriyor. Arap milliyetinin yoğunlukta olduğu bir ilde doğdum. Çoğunluğun yaşam biçimini, kültürünü, geleneklerini çok rahat bir şekilde yaşadığı, ancak azınlık unsurları yalnızlaştırdığı, pasifleştirdiği bir coğrafyada büyüdüm. Bizler için de öteki hep Kürtler olmuştu. Yani şunu söyleyebilirim ki her öteki kendi ötekisini yaratıyor. Ötekiler arasında da bir hiyerarşi söz konusu. Ben de bir öteki olmama rağmen kendi çoğunluğumun kodlarıyla konuştuğumu ya da küçüklükten beri ağzımıza yerleşen nefret söylemleriyle ne kadar çok haşır neşir olduğumu fark ettim. Toplumsal öğretiler, herkesi etkilediği gibi beni de etkilemiş. Küçüklükten beri farkında olmaksızın zihnime işlenmiş söylemleri ne kadar düşüncesizce kullanabildiğimi fark ettim. Bu söylemlerden arınma süreci kişisel hayatımda hâlâ sürüyor. Nefret söyleminin, suça dönüşme süreci düşündüğümüz kadar zor değil. Herkes, kendi vicdanında bir muhasebe yapmalı bence.
 
-Belgesel tanıklarından İhsan Özbek’in lafına atıfla bitirecek olursak, bu topraklarda “öteki” olup da, “kahraman olmak zorunda kalmadan” yaşanabilecek günlere dair umudunuz var mı?
 
E. Açıkgöz: Gezi Direnişi süreci aslında beraber neleri başarabildiğimizi göstermesi açısından çok önemliydi. Yıllarca apolitik olarak etiketlenen 80 sonrası gençlik, hiç de öyle sanıldıkları gibi duyarsız ya da dünyadan bihaber olmadıklarını gösterdi. Kendileriyle ilgili önyargıları yıktılar. Neredeyse iktidarı yıkıyorlardı. Dolayısıyla umudumuzu hiçbir zaman kaybetmemeliyiz. Umut en beklenmedik zamanlarda yeniden yeşerebiliyor.
  
5 ŞEHİRDEN TANIKLAR ANLATIYOR…
Kuzeni askerde öldürüldüğü gün Aydın’da “Pis Kürt” diyerek linç edilmeye çalışılan Fevzi Çelik, Beyoğlu’nda bir akşam vakti saldırıya uğrayıp protez kolu ve bacağı kırılan Şafak Pavey, abisinin cinsel kimliği nedeniyle öldürmek istediği Diyarbakır Hebun LGBT Derneği Başkanı, trans birey Öykü, Manisa Selendi’de lince uğrayıp sürülen Roman Cemal- Sümbül Koca çifti, Malatya Zirve Yayınları’nda vahşice öldürülen Protestanların lideri, kendisi de ölüm tehditleri alan Türkiye Protestan Kiliseleri Birliği Başkanı İhsan Özbek, Ankara’da Başbakan’ın “kadın mıdır, kız mıdır, bilemem” sözüyle nefret söylemine maruz kalan Dilşat Aktaş, oğulları askerde öldürülen Ermeni er Sevag Balıkçı’nın ailesi Ani-Garbis Balıkçı, Küçükçekmece’de saçını uzatıp küpe taktığı için “delikanlı”lık raconuna uymuyor diye kalbinden bıçaklanan Aykut Alıcı’nın anne-babası Songül ve Ahmet Alıcı, TAYAD Başkanı’yken Bolu’da linç girişimine uğrayan Behiç Aşçı ve onlarca Alevi’nin öldürüldüğü Maraş Katliamı’nın tanığı Sevim Polat.
  
NEFRET’İ NEREDE İZLEYEBİLİRSİNİZ?
 
Belgesel şu mekân ve tarihlerde ücretsiz olarak gösterilecek;
-25 Nisan Cuma - 20.00/Tasarım Atölyesi Kadıköy (yönetmenlerin katılımıyla)
-26 Nisan Cumartesi -18.00 /Beyoğlu Aynalıgeçit
-7 Mayıs Çarşamba - 20.00/Şişli Kent
-18 Mayıs Pazar - 16.00/ Kadıköy Nâzım Hikmet Kültür Merkezi
-25 Mayıs Pazar - 16.00 / Kadıköy Karga
 

 

 
 

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.