Haftalık Bağımsız Gazete 24 Nisan 2019

Kadıköy'ün ilk deniz hamamları

Yaz sıcaklarının nefes aldırmadığı bugünlerde Kadıköy’ün plajlarına-eski adıyla deniz hamamlarına-doğru, serinleten bir yolculuğa çıkmaya ne derseniz?

Kadıköy'ün ilk deniz hamamları

Yaz sıcaklarının nefes aldırmadığı bugünlerde Kadıköy’ün plajlarına-eski adıyla deniz hamamlarına-doğru, serinleten bir yolculuğa çıkmaya ne derseniz? Araştırmacı-yazar Dr. Müfid Ekdal’ın kaleminden çıkan bu yazıyı, özellikle orta yaşta ve üstü okurlarımız daha bir ilgiyle okuyacak...
 
Kadıköy’ün ilk deniz hamamı olan Moda Plajı’nın bulunduğu yerde Hayik adında birinin babası tarafından kurulmuştu. İlerki yıllarda hamam Hayik’in kardeşi Ardaş’a kaldı. Kadınlar ve erkekler olarak iki ayrı hamamdı. Kadınlar hamamının ilk müşterileri Hıristiyan ailelerin hanımları idi. Sonradan Müslüman ailelerin hanımları da gelmeye başlamışlardı. Kadınlar hamamının etrafında polisler ve bekçiler sandalla dolaşır, sarkıntılıkları önlerlerdi.
Moda Deniz Hanamı’nda mayoları kiraya veren Agop Ağa isimli iri yarı bir Ermeni vardı. Çok iyi yüzer, aynı zamanda cankurtaran olarak görev yapardı.
Moda Deniz Hamamı’ndan sonra Hayik’in kardeşi Aşot, Kalamış’ta ikinci bir deniz hamamı açmıştı. Burası da kadın ve erkeklerden oluşan iki bölümdü. İlkbaharda yapılan bu hamamlar sonbaharda sökülür, tahtaları gelecek yıl tekarr kullanılmak üzere istif edilerdi.
Aşot’tan çok daha önce Kalamış deniz hamamlarını kuran Erenköylü Arnavut İsmail Efendi idi. Sonraları Fenerbahçe’de bir gazino işletmişti.
 
MODA PLAJI
 
Moda İskelesi’nin sol tarafındaki koyun kıyı şeridi ve gerisinde kalan setin üstü Franckenstein adında Avusturyalı bir aileye aitti. Küçük Moda denilen geniş, ağaçlı ve son derece güzel bir manzarası olan bu arazi, Sultan Aziz dönemi sarraflarından Lorando’ya hibe edilmişti. Lorando, İtalyan asıllı Fransız uyruklu bir Levantendi. Zamanla araya giren evliliklerle Lorando adı kaybolmuş, Avusturya uyruklu Franckenstein’ler Lorando’nun mülkü olan Küçük Moda’nın ve saray yavrusu Lorando konağının varisi olmuşlardı. Bu arada Moda İskelesi’nin sol tarafndaki sahil de bu ailenin mal varlığına katıldı. Bir zamanlar Moda’da oldukça fazla olan İngilizler, Lafontaine’ler ve diğer Levantenler çok temiz denizi ve kumu olan bu küçük koyda bütün yaz mevsimi denize girerler, sandallarını bağlarlardı.
1923 yılının başında kaptan ihsan Akdağ ve ortağı Moda Koyu’nda deniz hamamı ve sonradan “Moda Plajı” ismini alacak olan tesisi kurmak için müracaat ettikleri zaman, plajın sahibi Mari Frankcenstein’dı. Daha sonraki yıllarda Mari Frankcenstein bir trafik kazasında öldü ve İstanbul 9. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 948/210 sayılı kararı ile plajın 72 hissedarı olduğu anlaşıldı.
İhsan Kaptan, Moda Plajı’nı işletirken plajın hissedarları arasında dava sürüp gidiyordu. Plajın erkek tarafına atlama kulesi yapılmış, hanımlar için etrafı kapalı bir deniz hamamı kurulmuştu Yıllar ilerledikçe bu tesis çok verimli bir hale geldi.
Su sporlarını öğreten hocalar, gençlere ders veriyor, bugün olimpiyatlarda görülen yüzme şekilleri Moda Plajı’nda daha o yıllarda uygulanıyordu. Genç kız ve erkeklerden oluşan kulüp üyeleri gece-gündüz nezih bir arkadaşlık çerçevesi içinde spor ve eğlence faaliyetlerini sürdürüyorlardı.
1937 yılında ilk defa Macarlarla Türkler arasında yüzme müsabakaları kalabalik bir seyirci kitlesi önünde bu plajda yapıldı.
İbrahim Sulu isimli bir genç, bu müsabakalarda şampiyon oldu ve Atatürk kendisine ödül verdi.
Plajın hareketli görüntüsü Moda Koyu’na bir canlılık getirmiş, her yaz askeri ve sivil gemilerin iştiraki ile kabotaj bayramı düzenlenmeye başlanmıştı. Çeşit çeşit kayıkların iştirak ettiği yarışlar, renk renk yelkenli kotralar, o yıllara göre çok süratli deniz motorları, Kalamış ve Moda’da heyecanlı günler yaşatır, çevre halkı bu eğlenceleri görmek için iskeleleri, kıyıları doldururdu.
1950 yılında Almanya’dan “Su Perileri” isimli bir yüzme grubu Moda Plajı’na davet edildi. Butün plaj reflektörlerle aydınlatıldı, süslendi, seyrine doyulmaz gösteriler yapıldı.
Plajın kabinlerini Marika temizler, arap Burhan bekçiliğini yapar, yandaki kayıkhaneyi Kadir Efendi işletir, setkin üstündeki plajı ve Moda Koyu’na bakan Bomonti gazinosunu Pandeli yönetirdi.
Her şeyi zevkli, uyumlu ve neşeli günlerin birinde Küçük Moda’daki Frankcenstein’lerin Lorando’lardan kalan muhteşem malikâneleri tutuştu, içinde bulunan av malzemelerinin patlamasıyla etrafta korku ve heyecan yarattı. Bina temellerine kadar yandı, enkaz uzun müddet olduğu gibi kaldı. Daha sonra oturulabilecek kadar tamir edildi ise de büyük bir varlık döneminin ürünü olan Lorando Malikânesi’ni yeniden eski haline getirmek hiçbir zaman mümkün olamadı. Önceden de söylendiği gibi bu mirasın 72 hissedarı vardı.
Plajın yüzme hocası Hakkı isimli bir gençti. Hocalıkta ve yüzmedeki ustalığı, Allah vergisi acı kuvveti ile öğrenciler arasında hem hayranlık hem de de saygınlık uyandırmış, kısa zamanda plajın ‘Hakkı Ağabeyi” olmuştu. Öğrenciler arasında uzun boylu, atletik yapılı, yüzme sporunda gelecek vaad eden Mekin adında bir genç de vardı. Zamanla Mekin, gittikçe zayıflamaya, rengi solmaya, enerjisi tükenmeye başladı. Çok geçmeden hırpanî bir kılığa bürünerek okulu da sporu da bıraktı. İnanılmaz bir perişanlık ve sefalet içinde ölüverdi. Ölüm sebebinin anlaşılması pek çabuk oldu. Hakkı Ağabey gençleri önce uyuşturucuya alıştırıyor, sonra onlara yüksek fiyatla mal satarak büyük paralar kazanıyordu.
Polis, Hakkı’nın peşine düştü, bir yerde kıstırıldı. O da üzerindeki uyuşturucuyu olduğu gibi yuttu. Koma halinde hastahaneye kaldırıldıysa da aynı gün öldü.
Bu olumsuz olay sporcular üzerinde çok kötü bir etki yaptı. Hakkı’nın uyuşturucuya alıştırmakta olduğu gençler birer ikişer plajdan ayrıldı.
İhsan Akdağ, 1 Kasım 1975’de vefat etti. Oğlu Fahiman aynı heves ve inançla plajı işletti. Belediye, Moda sahilini doldurup yol geçirme projesinin uygulayıncaya kadar, yaz aylarında Kadıköy’ün en hareketli ve eğlenceli yeri Moda Plajı’ydı. Bu projenin uygulanmasıyla Moda Plajı gibi güzelim koy da yok olup gitti.
 
FENERBAHÇE PLAJI
 
Fenerbahçe’de Pyramid (Artık yok, yıkıldı, yerinde Kadıköy Belediyesi Khalkedon Fenerbahçe Restoranı var) kompleksinin bulunduğu koyda Fenerbahçe Plajı açılmıştı. Kapıların altları açık bir sıra kabinlerden meydana gelen plajın ortasında bir de gazino vardı. Gazinonun önünden denize uzanan tahta iskeleye kayıklar ve küçük motorlar yanaşırdı.
Fenerbahçe Plajı ilk defa altmış yıl kadar önce açılmıştı. Kadın ve erkek deniz hamamı olarak küçük etrafı hasırlarla çevrili, sonbaharda sökülüp, ilkbaharda yeniden kurulan bu tahta hamamların sahipleri Zühtü Paşa ve Burhan Bey’lerdi. Bu Zühtü Paşa’nın, Zühtü Paşa Camii’nin sahibi ve Maarif ve Bayındırlık Nazırlığı yapmış olan Osmanlı devri paşası Zühtü Paşa ile alakası yoktur. Plajın sahibi Zühtü Paşa, Kızıltoprak Depo durağındaki evde oturan, şişman, oldukça iri yarı bir zattı. Burhan Bey de Zühtü Paşa Camii’nin karşısında yolun çatallaştığı yerin üzerinde ahşap, biraz harap binada yaşardı. Bu iki zat Fenerbahçe Plajı’nın kurucusu olmuşlar, gittikçe gelişen plajı halka açık hale getirmişlerdi.
Bir efsaneye göre bir zamanlar Fenerbahçe’de sarayı olan Bizans İmparatrou Justinyanus’ün eşi Theodora da bu plajın bulunduğu yerden denize girermiş. 
Fenerbahçe Plajı ilk yıllarında rağbet görmemişti. Gerek Zühtü Paşa gerekse Burhan Bey civarda yaşayan gençleri bedava plaja girmeye teşvik eder, bu suretle bir hareket yaratmaya çalışırlardı.
Kısa süre sonra plaja rağbet öyle arttı ki bazı günler, özellikle Pazar günleri yer bulunamaz oldu ve bu durum yıllarca sürdü, tâ ki, Pyramid komplesi yapılıp, plaj yıkılıncaya kadar...
 
CADDEBOSTAN PLAJI
 
Ragıp Sarıca Paşa Konağı’na bitişik, içinde incir ağaçları olan plajı, Reşit Bey işletirdi.
Arkası yola dayalı, kabinlerden başka, iki katlı uzunlamasına yapılmış binalar yazdan yaza kiraya verilir, İstanbul ve Ankara’dan gelen müşterlier bütün mevsim ailece kalırlardı. Plajın restoranı olduğu için yemek sorunu da halledilmişti. Günün kalabalığı dağılıp, akşam olunca pansiyonlarda kalan müşteriler gurup gurup otururlar, geçe saatlere kadar eğlenirlerdi. Tiyatro ve ses sanatçılarının, müzisyenlerin kaldığı bu plajın geceleri bir başka olurdu. Piyanist Fevzi Aslangil hemen hemen her yıl ailesiyle gelir, en uçtaki iki odayı kiralar, bütün yazı geçirirdi. Selahattin Pınar onu yalnız bırakmaz, Çiftehavuzlar’daki evinden her gece gelir, Aslangil’in türlü muziplikliklerine yarı kızıpı yarı gülerek katlanırdı.
Plajın sahibi Reşit Bey, hafifçe öne eğik bir vücut yapısına sahip, sessiz, terbiyeli, daima siyah elbise giyip, kravatsız dolaşmayan bir İstanbul efendisiydi. Çok kere kışları bile plajın içindeki evinde kalırdı. Kızkardeşi Naciye Hanım kapıda bilet keser, hemen bütün müşterileri tanırdı.
Sıcak yaz günlerinde plajı dolduran kadın, erkek ve çocukların sesleri akşam güneşi batarken kaybolur, yerini bitişikteki Caddebostan Gazinosu’ndan gelen müzik sesi doldururdu. Plajın içi geniş bir aile topluluğunu hatırlatır, herkes birbirini tanır, aileler arasında yemek ikramları yapılırdı.
Mevsimin ilerleyen günlerinde Naciye Hanım devamlı kapıya gelecek olan üzümcüyü gözler, ”Üzüm küfesi görülünce plaj mesvimi biter!” derdi.
Caddebostan Plajı her yıl daha gelişerek yeni odalar, kabinler ilave edilmiş, plaj müşterileri arasında dostluklar, arkadaşlıklar kurulduğu gibi ailelerin dağılmasına sebeb olan aşkların doğmasına da sahne olmuştu. Bütün bu hızlı plaj yaşantısı Reşit Bey’in zamansız ölümüne kadar sürdü.
Reşit Bey’den sonra Naciye Hanım birkaç yıl daha kuruluşu sürdürdü ise de artık yorulmuştu. Geceli gündüzlü yüzlerce insanın bulunduğu bir müesseseyi idare etmek tek başına bir kadının başa çıkabileceği durum değilde ve plaj kiraya verildi. Fakat eski havası kaybolmuş, müşteriler değişmişti. Günün birinde yol genişletildi. Bitişikteki Caddebostan Gazinosu’nun çam ağaçlarıyla dolu bahçesi yok edildi. Plaja ait bütün binalar yıkıldı.
Böylece Reşit Bey’in plajından en küçük bir iz bile kalmadı.
 
SUADİYE PLAJI
 
1929 yılının yaz akşamlarında deniz kenarından Suadiye tren istasyonuna doğru bir insan selinin tarlalar arasından ağır adımlarla geldiği görülür, küçük istasyon biranısın peronu dolar taşardı.
O yıl Suadiye Plajı açılmış, denizi, gazinosu, oteli, cazı, lokantası ile Kadıköy’ün olduğu kadar, İstanbul’un hayatına da değişik ve kaliteli bir yaşam tarzı getirmişti.
Suadiye tren istasyonundan denize kadar olan ve bugün apartmanlarla dolmuş bulunan arazi, boş tarlalardan oluşur, demiryolundan bütün deniz görünürdü.
Kadıköy’le Suadyie arasındaki incecik yola yol demek mümkün değildi. Ulaşım sadece trenle yapılır, plajdan çıkan ve güneşten yanmış halk uzun bir şerit halinde istasyonunun yolunu tutardı.
Plajın sahibi olan Aydınlı, sağlam yapılı Mustafa Güler Bey, jandarma binbaşılığından emekli olmuş, ticari hayata atılmış, ticaret için gittiği Bakü’de evlenmiş, Suadiye’de seksen dönümlük bir araziyi Mediha Öztoprak Hanım’dan satın alarak büyük bir tesisin yapımına başlamıştı. Plaj olarak seçilen kıyı ve denizin içi çok kayalıktı, işçiler günlerce büyük kayaları parçaladı, sahile kamyonlarlara kum getirildi. Sosyal tesisler tamamlandı ve 1929 yılında plaj halka açıldı. Bundan sonra her yıl biraz daha gelişerek çalışan Suadiye Plajı ve tesisleri büyük bir isim oldu ve bu yüzden civar arsalar çok kıymetlendi.
Bu arada Mustafa Bey’in Belçika’da öğrenimde bulunan oğlu Murat Güler, Manş denizini geçen ilk Türk yüzücü olmuş, bizim kuşak Suadiye Plajı’nın ihtişamı ile sporcu Murat’ı bir bütün olarak tanımıştı.
Mustafa Güler Bey, 1952 yılında vefat etti. Murat Güler işbaşına geçti; fakat olmadı, iş yürümedi. 1962 yılında otel de plaj da satıldı.
Plajın bulunduğu yerden sahil yolu geçti. Otelin ismi Princess’e dönüştü ve böylece bir dönemin pek revaçta olan Suadiye Plajı, tarihe karıştı.

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.