Haftalık Bağımsız Gazete 21 Nisan 2018

Genco Erkal: ‘SINIRI AŞMAK AN MESELESİ'

50 yıl aradan sonra “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni yeniden sahnelemeye başlayan Genco Erkal ile deliliğin sınırlarında dolaşan bir söyleşi yaptık. Üstat, “Tiyatro olmasaydı çoktan delirmiştim.

Genco Erkal: ‘SINIRI AŞMAK AN MESELESİ'

Tiyatronun üstatlarından Genco Erkal, ilk kez 27 yaşında oynadığı ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ni, üzerine 50 yıllık tecrübesini koyarak 77 yaşında yeniden sahneliyor. Aynı zamanda psikolog olan Erkal ‘Delilik dediğimiz sınırı aşma durumu hepimiz için an meselesi. Hayatta bastırdığım her şey sahnede fışkırıyor. İyi ki de fışkırıyor. Yoksa delirirdim” diyor.

Semra ÇELEBİ
 
 
19. Yüzyılda St Petersburg’da 9. dereceden bir memurun öyküsüdür anlatılan. Aksentiy İvanoviç Poprişçin bir bakanlıkta çalışır, yalnızdır, yoksuldur. Genel müdürün kızına umutsuz bir tutkuya bağlıdır. Giderek kimsenin görmediği şeyleri görmeye başlar. Kafasının içinde gerçeklerden uzak, bambaşka bir dünya oluşturur. Son aşamada kendini İspanya Kralı olarak görmeye başlayacak, yaşamının son durağı bir akıl hastanesi olacaktır.
Poprişçin’in bu acıklı ama bir o kadar gerçek öyküsü 50 yıl aradan sonra yeniden Genco Erkal ile sahnede canlanıyor. Genco Hoca, delirmenin sınırlarında dolaştığı oyunda seyirciyi de, bir cambaz ustalığıyla havada asılı ipin üzerinde yürütüyor. “Sınırı aşmak” an meselesi oluyor.
Biz de bir tiyatro üstadının zihninden geçenleri anlamak üzere, Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki oyunu öncesi kulisini ziyaret ettik; kişisel depresif hallerimizden, toplumsal delirme eşiğimize kadar her şeyi ortaya döktük.
 
 
İKİNCİ MESLEK PSİKOLOGLUK

 
 
 

 

 
-Hocam kızmazsanız şöyle bir soruyla başlamak istiyorum: Genco Erkal deli mi?

 

Keşke (Gülüyor)! Biraz deli tarafım var tabi ama bilakis çok kontrollü bir insanım. Sadece oyuncu olsaydım biraz daha dalgacı olabilirdim ama aynı zamanda tiyatronun yöneticisi, sahibi, çevirmeni, yönetmeni, müdürü, her şeyiyim.  O yüzden çok hesaplı, planlı gitmek zorundayım. Akılcı bir insanım ama o aklın aşağısında bir yerlerde kıyametler kopuyor. Sahnede oynarken hayatımda kontrol altında tuttuğum şeyler fışkırıyor. İyi ki de fışkırıyor; öyle bir çıkış olmasa herhalde delirirdim.
 

 
 
 

 

 
-Ben oyunu izlerken sahnede gerçekten bir deli gördüm. Bu nasıl bir içselleştirme durumu?

 

Benim ikinci mesleğim psikologluk. Dolayısıyla bu oyuna bu kadar ilgi duymamın sebeplerinden biri de ikinci mesleğim. Oyuna ilk yaklaşımım, hazırlanma biçimim bir tiyatrocudan çok psikolog gibi oldu. Bakırköy Akıl Hastanesi’nde çalışan hocalarım vardı. Onlara oyunu anlattım; paranoya ağırlıklı bir şizofren vakası dediler ve beni gerçekten bu hastalığı olan kişilerle tanıştırdılar.
 
 
DELİLİK=SINIRI AŞMAK
 
 
 
 

 

 
-Nasıl bir deneyimdi?

 

Çok ilginç. Görüyorsunuz ki bambaşka bir dünyada yaşıyorlar. Doktorun yanında konuştuğunuz vakit başka türlüler, çünkü tek amaçları oradan kurtulmak. O hastaneden çıkıp gitmek istiyorlar ve ne kadar normal olduklarını, hiçbir sorunları olmadığını ispat etmek üzere konuşuyorlar. Doğal olarak siz de bir şey göremiyorsunuz. Bu çok tipik bir davranış. Akıl hastanesinde tutulmak bir çeşit tutukluluk hali gibi bir şey.  Hâlbuki o kendini çok normal görüyor.  
Sonra hocalarıma dedim ki, beni hastalarla yalnız bırakın. Ankara’daki psikiyatri kliniğinde onları daha yakından tanıma fırsatı oldu. Oyunu oynamaya başladıktan sonra uzak akrabalarımızdan, eski okul arkadaşlarımdan bazılarının da bu tür hastalıkları olduğunu öğrendim.
 
-Oyunu izlerken nasıl kolay “delirebileceğimizi” düşünmeden edemedim. Sanki o “sınırı aşmak” dediğimiz şey anlık bir olay. Hep sınırdayız ve kendimizi bir bıraksak hepimiz delirecekmişiz gibi…
Hepimizin içinde bir şeyler var, birikiyor birikiyor… Bir bakmışsınız sınırlar aşılmış. Tabi bu bireyle de ilgili, sorunlarla ne kadar baş edebildiğinizle ilgili. Bazen bu kalıtımsal bir durum da olabiliyor. Ama artık tedavi yolları çok gelişti. İlaçlarla, terapilerle bu sorunlarla baş etmek mümkün. Manik depresif insanlar çok fazla mesela. Kendileri de bu hastalığın farkındalar. O tarafa gidip geliyorlar. Atağın geleceğini anlayınca kitaplarını ilaçlarını yanlarına alıp köşelerine çekiliyorlar. O durumun geçmesini bekliyorlar. Onlar çok bilinçli. Ama ömür boyu şizofren olanlar var ve onların durumu çok daha zor…
 
 
TİYATRO BENİM İÇİN TEDAVİ
 

 
 
 

 

 
-Toplum olarak depresif bir ruh hali içinde olduğumuzu düşünüyor musunuz? Neredeyse herkes depresyon haplarıyla ayakta duruyor, haftada birkaç kez psikologla görüşüyor. İstatistikler de böyle söylüyor. Sizce de durum bu kadar kötü mü?

 

 
Evet, kesinlikle. Yaşam çok zorlaştı galiba. Tiyatro benim için bir tedavi aslında. Tiyatro olmasaydı ne olurdu bilmiyorum. Ben de depresif bir tipim yapı olarak. Çok kolay umutsuzluğa kapılabilen, karamsar bir insanım ama yaptığım iş dolayısıyla hem kendime hem topluma umut aşılamak durumundayım. İşte bu durum beni tedavi ediyor.
Sahneye çıkacağım zaman şunları söylüyorum kendime; Bırak kafandakileri, insanlar geldi seni seyretmeye, onların umuda ihtiyacı var, onların aydınlığa ihtiyacı var, onlara güzel şeyler sunacaksın, buradan yüreklendirerek çıkaracaksın. Bunu yaparken kendimi de sağaltıyorum.
Bu arada kimseyle böyle şeyler konuşmadım bu güne kadar, beni öyle bir yere getirdiniz ki…
 
 
 
 
 
 

 

 
-Gerçekten mi?

 

Evet, ama çok haklısınız. Çağdaş yaşam çok zor. İyi ki o dönemleri geçtim yaş olarak. Şu an 30’lu 40’lı yaşlarda olsaydım nasıl baş ederdim bu sorunlarla bilmiyorum.
 
 
 
‘HİÇBİR ŞEYDEN HABERİM YOKMUŞ’
 
 
 
 

 

 
-Bu oyunu ilk sahnelediğinizde 27 yaşındaydınız ve tek kişilik bir oyun olarak bu Türkiye’de bir ilkti. 50 yıl sonra baktığınızda o dönemki Genco Erkal ile şimdiki Genco Erkal arasında nasıl farklar var?

 

Teatral açıdan soruyorsanız, tabi ki şimdi ben o kişiyi çok daha iyi anlıyorum. 50 yıl önce hiçbir şeyden haberim yokmuş. Bildiğimi zannediyormuşum. Yıllar içinde tekrar tekrar oynayarak her seferinde daha derine indiğimi düşünüyorum. İlk başta oyunla ilişkim psikolog düzeyindeydi. Sonraki yorumlarda daha çok bu işin toplumsal, sosyolojik, ekonomik boyutları üzerinde durdum. Bir sonraki aşamada daha tiyatrocu yanımı getirdim sahneye. Karakteri kendimle özdeşleştirdim.
 
 
-Peki, neden 50 yıl sonra bu oyunu oynama ihtiyacı hissettiniz?
Gençler bizim tiyatromuza çok gelmeye başladı son zamanlarda. Bu, Sivas 93’le başladı. Gençliğin politik tiyatroyla ilgilenmeye yeniden başlaması bence Gezi olaylarının da doruk noktasıdır. Gençlerle konuştuğumuzda hep “Bir Delinin Hatıra Defteri vardı. Annemle babam izlemiş, çok iyiymiş, tekrar oynamaz mısınız?” diye soruyorlardı. Bu 50 yılda 70 oyun oynadım ama en çok bahsi geçen, en çok istenen oyun bu oldu.
İnsan bu yaşta o oyunu oynayabilir mi diye düşünmedim değil ama sonra kendime de bir yıldönümü kutlaması olsun istedim. Yeniden o delinin dünyasına balıklama atladığımda bakalım ne çıkacak diye düşündüm.
 
 
‘SÜREKLİ ŞARJDAYIM’ 
 
 
 
 
 
 

 

 
-Yine müthiş bir performans çıkardınız. Dünyada bunun örnekleri çok belki ama bütün yaşamını sahnede geçiren üstat sayısı bizde az. Hâlâ sahnede çok enerjiksiniz ve o dinamizm seyirciye de geçiyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

 

 
En önemli neden mesleğime tutku. Yaşama biçimim tiyatro. Bütün yaşamımı kaplıyor, özel hayat çok kenarda kalıyor. En mutlu olduğum yer sahneye çıktığım zamanlar. Sahnede olmak, oyun oynamak, izleyicilerle karşı karşıya gelmek beni hayatta tutuyor.  Çünkü biliyorum ki zamanla kafa gidecek, vücut gidecek. Ben bu süreyi uzatmak için çok dikkat ediyorum. Her seferinde seyirciyi şaşırtmak zorundayım. “Allah Allah bunu nasıl yaptı?!” desinler diye sürekli aküleri, jeneratörleri doldurma vaziyetindeyim, sürekli şarjdayım (gülüyor).
 
 
BUNLAR BENİ DELİ EDİYOR!
 
 
 
 

 

 
-Tiyatro sizin için bu kadar kıymetli ama tiyatro üzerinde çok büyük baskılar söz konusu. Devlet ve şehir tiyatroları özelleştiriliyor, özel tiyatrolar ödenek alamıyor, alternatif tiyatrolar küçücük yerlerde kendi çaplarında bir şeyler yapmaya çalışıyorlar.  Nereye gidiyor tiyatro?

 

 
Maalesef öyle bir iktidar dönemi yaşıyoruz ki sanata düşman! Önce salonlardan başlayalım; Muammer Karaca Tiyatrosu, Atatürk Kültür Merkezi, Emek Sineması, Ankara’daki Şinasi ve Akün sahneleri, şimdi Küçük Tiyatro yani Cumhuriyet’in bütün kazanımları olan, tarih barındıran tiyatro salonlarını kapattılar. Sonra bunları AVM, otel yapacaklar. Neden? Çünkü onların kültüründe yok. Tiyatro yok, opera yok, bale yok…  Cumhurbaşkanımız baleye vaktiyle “belden aşağı sanat” demişti.  Yani bakış böyle olunca hiç bir değeri yok tiyatronun, sanatın…
O yüzden de muhalefete hiç tahammülleri yok. Gazeteler susturuluyor, tiyatroların ödenekleri kesiliyor. Gezi direnişine destek olan tiyatrolar cezalandırıldı. Başkalarına gözdağı verildi. Ondan sonra da bu ülkede ileri demokrasi var diyorlar. Sanatın üstünde böyle bir baskı böyle bir sansür varken hangi demokrasiden bahsediyorsun? İşte beni bunlar deli ediyor.
 
 
‘GEZİ’DEKİ SIÇRAMA UMUT VERİCİ’
 
 
 

 

 
-Gezi direnişi, bu ülkenin tarihine milat olarak geçti. Genco Erkal’ı nasıl etkiledi o milat?

 

Bir şeyi beklersiniz bir türlü olmaz ya hani, sonra her türlü beklentinin üstünde bir uyanış olur. İşte öyle bir şeydi Gezi. Geleceğe olan bir umuttu. O zamana kadar gençliğin ne kadar apolitik olduğunu, hiçbir şeyle ilgilenmediğini düşünürken birdenbire hiç de öyle olmadığını, içlerinde müthiş bir potansiyel taşıdıklarını gördük. Yani demek ki bir şeyler birikiyor birikiyor bir yerde bir sıçrama oluyor, o sıçrama çok umut vericiydi.
 
 
KADIKÖYLÜ TİYATROYA MERAKLI
 
 
 
 
 

 

 
-Sık sık Kadıköylü izleyiciyle de buluşuyorsunuz. Nasıl buluyorsunuz bu semtin tiyatro severlerini?

 

 
Kadıköylü izleyiciye oyun oynamak her zaman büyük keyif olmuştur. 70’li 80’li yıllarda izleyicilerimiz arasında yaptığımız anketlerde katılımın yarısından biraz fazlasının Kadıköy’den geldiğini görürdük. Kadıköylü izleyicinin tiyatro merakı bayağı eskilere dayanıyor. Şimdi alışkanlıklar değişti. Daha çok biz Kadıköy’e taşınıyoruz. Kadıköy Belediyesi güzel salonlar yaptırdı. Her zaman büyük ilgi var. Nitelikli, coşkulu izleyicilerde buluşuyoruz. Hele yazın Göztepe’deki Özgürlük Parkında oynamak sezonun doruğu oluyor. “İşte tiyatro bu” diyorum. Antik Çağ’daki Anfitiyatrolarda oynuyor gibiyiz orada. Yıldızlar altında katıksız, saf tiyatro keyfi.
 
 
DELİ, OCAK’TA KADIKÖY’DE
 
 
Eğer hâlâ izlemediyseniz, Bir Delinin Hatıra Defteri, Ocak ayı içinde iki kez Kadıköy’e gelecek. 27 Ocak Salı 20.30’da Caddebostan Kültür Merkezi’nde, 29 Ocak Perşembe 20.30’da ise Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde oyunu izlemek mümkün.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.