Haftalık Bağımsız Gazete 24 Mart 2019

Bronza yazılan efsane: TANKUT ÖKTEM

Kadıköy Belediyesi CKM Sanat Galerisi, yine “sıra dışı” bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Yaşamı da eserleri gibi sıra dışı olan bir ustanın, büyük heykel ustası Tankut Öktem’in retrospektif sergisin

Bronza yazılan efsane: TANKUT ÖKTEM

Cumhuriyet tarihinin en önemli heykeltıraşlarından; Anadolu’nun dört bir yanındaki meydanlarda, caddelerde, binalarda ‘dev’ izleri olan Tankut Öktem, aramızdan ayrılışının 5. yılında Kadıköy’de bir sergiyle anılıyor. Geçtiğimiz hafta CKM Sanat Galerisi’nde açılan sergi, ustanın yaşamını, çamur, emek ve yeteneğin birleşiminden oluşan eserleriyle anlatıyor, sıra dışı bir sanatçının öyküsünü gözler önüne seriyor.
  
Semra ÇELEBİ
Sergi Fotoğrafları: Gürbüz ENGİN
 
Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi, yine “sıra dışı” bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Yaşamı da eserleri gibi sıra dışı olan bir ustanın, büyük heykel ustası Tankut Öktem’in retrospektif sergisine…
Daha galerinin girişinde dev madenci anıtıyla, Kurtuluş Savaşı’nda mermi taşıyan bir köylünün heykeli karşılıyor izleyiciyi. İlerledikçe heyecan artıyor. Kendinizi, yaşamlarıyla da devleşmiş kişilerin büyük heykellerinin yanında küçücük hissetseniz de, bu topraklarda derin izler bırakmış ustaların verdiği güçle çıkıyorsunuz salondan…
Nâzım Hikmet’ler, Âşık Veysel’ler, Pir Sultan Abdal’lar, Hacı Bektaşı Veli’ler, cephede yaralı arkadaşını taşımaya çalışan askerler, vurulan evladını son bir kez saran anneler, madenciler, işçiler, köylüler, kadınlar… Ve tabii ki Mustafa Kemal Atatürk’ün çeşit çeşit büstleri, anıtları, heykelleri… Yani bizim yaşamımızda olduğu kadar Tankut Öktem’in yaşamında da büyük önemi olan insanlar…
31 Ekim’de çok sayıda sanatseverin katılımıyla açılan “Sıradışı Bir Usta: Tankut Öktem Retrospektif Sergisi”, 10 Aralık’a kadar ziyaretçilere açık olacak. Ölümünün ardından açılan bu ikinci sergi, 2010 yılında İş Bankası Kibele Sanat Galerisi’nde açılan sergiden daha kapsamlı bir sergi olmasıyla da dikkat çekiyor. Aramızdan ayrılışının 5. yılında usta, sadece heykelleriyle değil, kendi yaşamından fotoğrafları, çocukken yaptığı resimler, hakkında çıkan gazete haberleri, kıyafetleri ve eşyalarıyla anılıyor.
Tankut Öktem adına açılacak bir “müze ev” de yolda. 2013 yılında, ustanın yaşamını geçirdiği, anıtlarını yonttuğu, yaşadığı Gemlik Kumla’sındaki atölye evi, Tankut Öktem Müze Evi olarak ziyarete açılacak.
 
USTANIN YAŞAMI KİTAPTA
Sergiyle birlikte, “Tankut Öktem: Sıradışı Bir Usta / An Extraordinary Master” adlı bir de kitap yayımlandı. Rönesans Gayrimenkul Yatırım tarafından basılan ve ustanın kızı Oylum Öktem İşözen’in Türkçe ve İngilizce olarak yayına hazırladığı kitap, Öktem’in eserleri gibi “dev” olma niteliğine sahip… Büyük boy basılan ve 300 sayfadan oluşan kitapta Tankut Öktem’in yaşamı tüm ayrıntılarıyla ve fotoğraflarla anlatılıyor. Dönemin siyasi ve toplumsal yapısını da yansıtan bu kapsamlı biyografik kitap, önemli bir arşiv niteliğinde.
Biz de Gazete Kadıköy olarak, ustanın yaşam öyküsünü bu ayrıntılı kitaptan notlarla bir kez daha sizlerle paylaşmak istedik.
 
3 YAŞINDA İLK HEYKEL
Doğduğundan beri maestro gibi çamura hayat veren iki ele, büyük bir ruha ve yeteneğe sahipti usta. Henüz 3 yaşındayken yakalandığı ağır hastalık sırasında, hamurdan atlar yaparak, ailesinin ilgisini de çekmişti bu yeteneğe… Sonra sıra balmumuna geldi…
Türkiye’nin ilk kadın veterineri olan annesinin görevi nedeniyle bulundukları Muş’ta, kardeşi gelene kadar tek çocuk olduğu köyde, balmumundan heykeller yaparak oyalanıyordu. En çok da çevresinde gördüğü hayvanların küçük heykelleriydi minik ellerinde şekillendirdiği: atlar, horozlar, tavuklar…
Hayatı boyunca çocuğunun yeteneğini geliştirmesi için uğraşan, hep yanında olan annesi Meliha Hanım’ın yönlendirmesiyle İlkokullar Arası Resim Yarışması’na girdi. Türkiye, İdil Biret’ten sonra bu sefer görsel sanatlardaki yetenekli çocuğunu arıyordu. Küçük sanatçı, minik heykellerin ardından yağlıboya resimler de yapmaya başlamıştı. Anne, oğlunun yarışmada birinci olacağına emindi ancak ilk üç isim açıklanınca büyük hayal kırıklığı yaşadı. Okunan isimler arasında oğlu Tankut Öktem yoktu. Evlerine dönmek üzere kapıdan çıkarken salondan bir anons daha duyuldu. Yarışma sonuçlarını açıklayan jüri başkanı “Öyle bir çocuğumuz var ki onu hiçbir kategoriye koyamadık. Sayın katılımcılar Türkiye’nin yeni harika çocuğu Tankut Öktem’i ilan ediyorum” diyordu. Sanatçı için okulunun arşivlerine şu not düşüldü: “Tankut Öktem’in yaptığı resim, ilkokul çocuklarının seviyesinden çok yüksek görülerek kendisinin üstün başarılı sayılmasına karar verilmiştir.” Ertesi günlerde gazeteler bu yetenekli harika çocuktan övgü dolu sözlerle haberler veriyordu.
 
ANADOLU YOLLARI, ‘MODA’ SOLCULUK…
Anne ve babasının görevi nedeniyle Anadolu’yu karış karış gezdi Öktem… Bebekken götürüldüğü ülkenin en doğusunda çocukluğunu, ergenliğini Edirne’de, ilk gençliğini ise yine doğduğu kent İstanbul’da geçirdi. Daha yaşamının ilk yıllarında boydan boya geçtiği Anadolu’da gördükleri, sanatını çok etkiledi. Köylü kadınlar, işçiler, yoksul çocuklar, gelişmekte olan bir ülke…
Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi’nde üniversiteye başladığında da toplumsal gelişmelerden kopuk olmadı, öğrenci hareketleri içinde yer aldı. Zaten Pertevniyal Lisesi’nde okurken, kendini “solcu” olarak tanımlamaya başlamıştı. Sonradan o döneme ilişkin tutumunu “solculuk modaydı, hepimiz solcuyduk” diyerek açıklayacaktı.
 
ÖĞRENCİLERİYLE HAYATI PAYLAŞTI
Hocalık yaklaşımında da bugünün evrensel eğitim anlayışını o günlerde görmüş ve gerçek bir model oluşturmaya çalışmıştı. 300’e yakın öğrenciyle birebir hocalık kavramı üzerinden ilerici ve gerçek ilişkilerle “efsane hoca” olarak sanat tarihindeki yerini almıştı. İşlevselliği, üretilebilirliği, estetik anlayışını ön planda tutarak kendine bahşedilen yeteneğini hiç gocunmadan paylaştı. Sadece sanatını değil hayat öğretisini, yaşam bilincini paylaştı.
Yaşamın, sanatın bütünselliği içindeki farkındalık olduğunu biliyordu. Dans edebilmek, yemek, iyi yaşamak, balık tutmak, güneşin batışının güzelliğini farkedebilmek hepsi yaşama, dolayısıyla yorumlanan sanata aitti.
İlk dönem tüm girdiği yarışmalarda aldığı birincilik ödülleriyle birlikte artık bir heykel atölyesi açma zamanı gelmişti. 1966’da naylon ve çıtalardan oluşan bir atölye kurdu kendisine. Yazın sıcaktan kışın soğuktan durulması çok zor bir mekân. Çamurları kurumasın, heykelleri çatlamasın diye dayandı hava şartlarına. Hem de 40 yıl…
Geceleri eskiz çalışmaları yaptığında önünde gecenin ıssızlığını aydınlatan mum ışığı, biraz önce form almak için hafifçe ısıtılmış balmumları ve modlaj kalemleri olurdu. Modlaj kalemlerini ağaçtan kendi yontardı. Çok okurdu, incelerdi, yine incelerdi…
Kaynakçı da, demirci de çamuru yoğuran da kendisiydi. Yıllar sonra bir gün demişti ki; “Ekipteki herkes gitse bile bilirler ki ben sabaha kadar çalışmış, atölyenin önüne heykeli dikmiş olurum. Bir iş yapacaksan bu güçte olacaksın.’’
Bakır, beton, seramik, bronz malzemeyi iyi tanır ve tüm teknikleri pratikte iyi bilirdi. Tek başına güçlü bir ordu gibiydi. Kimseye ihtiyacı yoktu, İstanbul’un büyük çarkı içinde küçük heykeller yapmaktansa kendi sanat ormanında içinden geçen coşkuları Kuvayı Milliye Destanı ve tarihin gücüyle birleştiriyordu.
 
MADEN İŞÇİLERİNİ YAPMAK İÇİN MADENDE ÇALIŞTI
Yarattığı figürlerle birebir içsel bir ilişki kurar, ölmek üzere olan, yaralı ve ölmüş olanın arasındaki farkı şaşırtıcı bir farklılıkla yüz ifadesine taşırdı, insanın yaşsal farklılıklarıyla, toplum ilişkisindeki sınıf farklılıklarını bir bütün içinde vermeyi tercih ederdi.
Heykeldeki figürlerı önce yaşar sonra yontardı. Zonguldak maden işçileri anıtından önce madende 1 ay çalıştı. Bir de onlara mektup yazmıştı, “Bir hatam olduysa affola işçi kardeşler” diye bitirmişti yazısını…
Büyük usta iki kere atölyesinin yakılmasına rağmen son atölyesini en renkli ve artık yanmayacak bir şekilde inşa etti.
İşte bu yüzden Gemlik’in meşhur zeytin ağaçlarının önünde bir kültür merkezi yapmak en büyük arzusuydu. Bu mekânda hem yeni öğrenciler yetişecek, sempozyumlar yapılacak hem de uluslararası heykeltıraşlar konuk olacaktı. Heykellerinin bireylerini hiç göz ardı etmedi. Herkesin bir şekilde eğitilebileceği düşüncesiyle bu alanı büyük şehirlere taşımak gibi bir kaygı hiç duymadı. Ama siyaset üstü duruşu bu hayalinin siyasetin çarkında ezilmesine engel olamadı. Aslında her heykel matematik, mimari ve mühendislik bilgisi gerektiriyordu.
Hiçbir zaman bir son yoktu. Son yok...
 
KIZI PINAR ÖKTEM: ‘ESERLERİ BAŞ DÖNDÜRÜYOR’
Ustanın kızı Pınar Öktem, Tankut Öktem Retrospektif Sergisi’yle ilgili şunları söylüyor: “Şimdi biz evlatları olarak onun retrospektif sergisini hazırlarken, 3 yaşından itibaren 64 yıllık bir sanat hayatının kesitini sunabilmenin, kent meydanlarını sergi alanının kısıtlı duvarlarına sığdırabilmenin güçlüğünü çekiyoruz. Bir yaşamın sığdırılmasından öte, bunca eser, insanın başını döndürüyor. İyi işleri fark etmek için, izlemek gerekir, anlatmak gerekir.
Sevgili Türkan Saylan’ın dediği gibi “Bunu bilelim Tankut Öktem Cumhuriyet’i yaşatmaya çalışan en önemli insanlardan, Cumhuriyet’in bireylerinden biridir. Onu yaşasa da yaşamasa da kutlamak istiyorum. Ne mutlu ki ülkemizden bir Tankut Öktem çıktı.”
 

 


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.