Haftalık Bağımsız Gazete 19 Ekim 2021

Edebiyat ve yepyeni insan


Behçet ÇELİK

Behçet ÇELİK

Okunma 23 Eylül 2021, 13:51

Ülkemizde pek çok mesele tartışılırken ucu çok kolay ırkçılıkla buluşabiliyor. Bu yaz hem Afganistan meselesinde hem de iklim krizinin neden olduğu yangınlarda buna yeniden tanık olduk. 

Colson Whitehead, geçtiğimiz aylarda televizyon dizisine de uyarlanan, Yeraltı Demiryolu romanında (Siren Yay., 2017, çev: Begüm Kovulmaz), köle olarak çalıştırıldığı ABD’nin Güney’indeki plantasyondan kaçan Cora adındaki genç kadının başından geçenleri anlatır. Cora, roman boyunca ırkçılığın en sert ve gaddar uygulamalarından sözümona merhametli görünümlerine kadar farklı biçimlerine tanık olur. Romana adını veren “Yeraltı Demiryolu” gerçek bir olay değil, bir efsane. Güney’den Kuzey’e kaçan kölelere yardım eden beyazların teşkilatına bu ad verilmiş. Whitehead ise romanında bu efsaneyi gerçekmiş gibi kurguluyor. Roman boyunca yerin altından giden, köleleri Kuzey’e kaçıran bir demiryolu hattı ve istasyonlar anlatılıyor. Barış Özkul, K24’te yayımlanan “Köleliğin ve Özgürlüğün Renk Tanımazlığı” başlıklı yazısında, “Yeraltı Demiryolu” efsanesinin “Beyaz adam”ın hayırseverliğini ve üstünlüğünü meşrulaştırma görevi gördüğünü savunan tarihçiler de olduğunu belirtiyor, ama Colson Whitehead’in kurmacasındaki “yeraltı demiryolu” metaforu böyle bir iş görmez, aksine roman boyunca ısrarla bu demiryolunu kimin, nasıl inşa ettiği sorusu sorulur. Hatta romanın sonunda bir başka soruyla şu yanıt verilir. “Tünelde ilerliyor muydu yoksa onu kazıyor muydu? Pompa kolunu her indirişinde kayalara bir kazma, ray mıhına bir balyoz indiriyordu.” 

Bir hayır hasenat değil, bir direniş, adanma ve dayanışma anlatısıdır “Yeraltı Demiryolu.” “Cora gibi kölelerin kurtuluşu için dünyanın karnında ter döken insanlar[ın], kaçakları evlerine buyur eden, karınlarını doyuran, onları sırtlarında Kuzey’e taşıyan, onlar için can veren insanlar[ın]” dayanışması ön plandadır. Bu dayanışmanın sonunda ulaşılan zaferse veciz bir şekilde ifadesini şöyle bulur: “Tünelin bir ucunda yeraltına inmeden önce olduğunuz kişi vardı, diğer ucunda yepyeni bir insan gün ışığına çıkıyordu.” 

Edebiyat toplumu değiştirir mi? sorusuna verilen, çok sevdiğim bir yanıt var. “Evet, değiştirir, ama tek tek insanları değiştirerek.” Edebiyatın toplumsal meselelerle, sözgelimi ırkçılıkla, mülteci sorunuyla ya da iklim kriziyle pragmatist bir bakış açısıyla ilgilenmesi boşuna bir uğraş sayılabilir – edebiyat metinlerinin kaç kişiye ulaştığına bakmak bile bunu görmek için yeterli. Gelgelelim, edebiyat o metni okuyan insanı değiştirebilir, buna gücü yeter. Ayrıca edebiyatın iki özelliği daha var. İlki, herkesin hikâyesi anlatılmaya değerdir ve bu yaklaşım herkesi eşit kılar – edebiyatın eşitlikçi bir yanı vardır diyebiliriz. İkincisi, hikâyesi anlatılanlarla eşduyum içinde olmamızı sağlar, kendimizi başkasının yerine koyabilme yetimizi geliştirir. 

ABD’nin önemli ödüllerinden olan Pulitzer kurgu ödülünü Whitehead, 2017’de ve 2020’de iki kez aldı. İlkinde Yeraltı Demiryolu’yla, geçen sene de bir sonraki romanı Nickel Çocukları’yla (Siren Yay., 2019, çev: Begüm Kovulmaz). Bu romanda da 1960’lı yılların başında, ırkçılığın ABD’de nasıl bir görünüm altında sürdüğünün hikâyesi anlatılır. Romanın başkişisi Elwood’un gönderildiği ıslahevindeki yaygın ırkçılığınsa kölelik zamanlarından neredeyse hiçbir farkı yoktur. 

Nickel Çocukları’nda bir yerde geleceğin yavaş yaklaştığından, zamanın adeta durduğundan ve roman kişisinin zamanın hızlanmasını, mevcut hali geride bırakmasını beklediğinden bahsedilir. “Görmek istediği şey ten renginin ötesindeydi – ona benzeyen, yakını sayabileceği birini arıyordu. Başkalarının, aynı geleceğin yaklaştığını görenlerin onu kendilerinden biri saymasını istiyordu; gelecek yavaş yaklaşıyordu, tali yollara ve çıkmaz patikalara sapmaya meyilliydi.” Zamanın donması, geleceğin bir türlü gelmemesi ve hızlanmasının beklenmesi… Son yıllarda Türkçeye de çevrilen, mültecilerle ilgili iki romanda daha rastlarız bu temaya. Jenny Erpenbeck’in “Gitti, Gidiyor, Gitmiş” ve Valeria Luiselli’nin “Kayıp Çocuk Arşivi”nde. Her iki romanda da mültecilerin kaçtıkları, sığındıkları ülkede sadece bekledikleri, sürekli bekledikleri, zamanın ve hayatın askıda kaldığı vurgulanır. 

Beri yandan, Nickel Çocukları, süreklileşmiş bir bekleme halinin anlatımı değil, böyle bir umutsuzlukla sona ermiyor, aksine hem romandaki olayları izleyen yirmi yılda ırkçılık karşıtlarının nasıl zaferler kazandıklarına dikkat çekiyor Whitehead, hem de bunun sürekli bir mücadele olduğunun altını çiziyor, mücadelenin ilk şartının da yüzleşmek ve hatırlamak olduğunu sezdiren bir kurguyla.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.