Haftalık Bağımsız Gazete 11 Nisan 2021

Edebiyat ve çalışma hayatı


Behçet ÇELİK

Behçet ÇELİK

Okunma 25 Şubat 2021, 15:39

Edebiyat yapıtlarında başlarından geçenleri takip edip iç dünyalarına konuk olduğumuz karakterlerin geçimlerini nasıl sağladıklarından söz edilmemesi zaman zaman eleştirilir. Bu konunun edebiyatçılarca ihmal edilmesi pek çok anlama gelebilir. Sanırım en başlıca neden çalışma hayatında hikâye etmeye değecek bir şeyler bulunmadığının düşünülmesi. Bir üretim bandında aynı nesneye aynı parçayı eklemekle geçmiyor olsa da çalışma saatlerimiz, alabildiğine tekdüze. Yine de büsbütün aynı değil elbette: Âmirimizin ya da mesai arkadaşlarımızın ruh durumlarındaki farklılık bir günü öbüründen daha neşeli ya da sıkıntılı geçirmemize neden olabilir; işler yetişebilir ya da mesaiye kalabiliriz; öğle arasında bir arkadaşımız uğrayabilir ya da gün içinde kahvemizi, çayımızı alıp pencereden dışarı bakarak kısa bir süre sabahtan bu yana kafa ya da beden yorduğumuz işlerden uzaklaşabiliriz. Beri yandan gün boyu yapıp ettiklerimiz az çok aynıdır ve iş dışındaki saatleri ertesi gün işe çalışabilecek kadar dinç gelebileceğimiz şekilde geçirmek isteriz. Bakmayın, modern gündelik hayatın üç eşit zaman dilimine ayrıldığı iddiasına; çalışma, uyku ve ne dilersek onu yapabileceğimiz serbest zaman. Çalışma dışındaki saatler yeniden çalışabilecek hale gelmemiz için, odağında çalışmak var – metropollerde bunun birkaç saati sadece çalışacağımız yere ulaşmak için inip bindiğimiz vasıtalarda geçiyor. Kaldı ki teknolojik imkânlar ve pandemi koşulları halimizi daha zorlaştırırken, bir yandan da iyice ayan beyan etti. Patronumuz ya da âmirimiz gecenin bir vakti mesaj atıp gündüz sorabileceği bir şeyi sorabilir ve yanıt bekleyebilir. Nasıl çalışma saatinde iş yerini terk edemiyorsak, özgür değilsek, bu gibi mesajları da görmezden gelemeyiz çok zaman. İşsizliğin bu denli yoğun, iş bulmanın giderek zorlaştığı koşullarda taviz vermek ve alttan almak zorunda hissederiz kendimizi. “Esnek çalışma” denilen şey aslında çalışmanın esneyip genleşmesi, genişlemesi ve bütün günü kapsaması. Beri yandan çalışmak sadece iş gücümüzü satmak değil, zorunlu çalışmanın pek çok yan sonucu var, toplumda buna göre konumlanırız, unvan vs ediniriz, bunlar da bize belli bir yaşama tarzı dayatır. Daha önemlisi, çalışmak günümüzde en önce (varsa) elimizdeki çalışma imkânını korumak anlamına geliyor –iş güvencesi evlere şenlik–, bu da statüyü korumaya zorlar bizi. Başkaları nasıl davranıyorsa öyle davranmak zorunda duyarız kendimizi. İnsanları işten atmak, açıkça birilerini ağaç kökleri yemek zorunda kalmakla tehdit etmek siyasal baskı aracı haline geldiği için, güvencesizlik siyasal tutum almak konusunda da elini kolunu bağlar çalışanların. 

Bunlar zorunlu çalışmanın hayatımızı nasıl kuşattığına dair birkaç örnek, çok daha fazlası olduğu açık. Hal böyleyken öykü roman kişilerinin geçimlerinden, hayatın maddi yönünden söz etmemek, bunlarla hayatın farklı alanları ve maneviyat arasındaki ilişkiselliğin de es geçilmesi aslında. Bu hususların vurgulanmasının edebi metni salt propagandaya indirgeyeceğine dair kötü örneklerin neden olduğu bir ön yargı mevcut. Edebi metinlerde çalışma hayatından mutlaka söz edilmeli demiyorum, ama hiç söz edilmemesi de edebiyattan ne beklendiğinin, nerede konumlandığının da bir ifadesi. 

Zorunlu çalışmanın farklı görünümlerinin öykülerin satır aralarından kiminde sessiz sedasız, kiminde adlı adınca kendisini gösterdiği bir kitap okudum geçende. Yirmi yıldır çalışma hayatını Kadıköy’de sürdüren komşumuz Mehmet Fırat Pürselim’in “Sakarmeke”si (İthaki Yay, 2020). Pürselim’in farklı tarzlarda, farklı temalarda kaleme aldığı öykülerin ortak iki yönü var. Biri kuşlar (kitabın adından da anlaşılıyordur), bütün öykülerde kuşlar uçuyor (ve bize uçuşu hatırlatıyor); öbürü de çalışma hayatı. Düşsel olanla katı gerçekliğin kâh birlikte kâh ayrı ayrı kanat çırptığı bu öykülerin çoğunda öykü kişisinin geçim derdi, çalışma hayatı da bir biçimde gündeme geliyor. Üretim ve denetim odaklı bir geleceğin anlatıldığı distopik bir öyküde olduğu gibi, mültecilerin trajedisinin, ölümcül bir hastalık kuşkusunun ya da gösteri toplumunun değerlerinden medet umarak evlat edinilmiş olmanın sancısından kurtulmaya çalışan genç kızın trajikomik hikâyesinde de. “Turna” öyküsündeyse bu iki izlek çarpıcı biçimde birleşiyor. 

“Her geçen gün farkında olmadan duvarları daralan bir kafeste çalışıyor gibiydik. Kapı açık olduğu için kendimizi özgür sanıyorduk.”

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.