Haftalık Bağımsız Gazete 31 Temmuz 2021

Çetin Altan: Kopuk Kopuk

"Bir tılsımı olmalıdır hayatın, vazgeçilmez bir öfke gibi, zapt edilmeyen bir aşk aranışı gibi, kaptırıp kendini şiirler yazmak gibi, bir kadehi fırlatıp aynalara, gecenin büyüsünde çıldırmak gibi..." “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Çetin Altan ile devam ediyor

Çetin Altan: Kopuk Kopuk
Leyla Alp

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Çetin Altan ile devam ediyor

ÇETİN ALTAN (22 Haziran 1927- 22 Ekim 2015)

Edebiyatımızın usta kalemlerinden gazeteci yazar Çetin Altan 22 Haziran 1927’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi orta ve lise bölümlerini ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini (1956) bitirdi. Stajını tamamlamasına rağmen avukatlık yapmayarak üniversite öğrenciliği yıllarında Ulus gazetesinde başladığı (1947) gazeteciliği meslek edindi. Hürses, Tan, Akşam, Halk, Hürriyet, Güneş ve Milliyet gazetelerinde fıkra, köşe yazarlığı yaptı.

1965-1969 yılları arasında milletvekilliği yapan Altan, 1971-1973 yılları arasında, bir yazısından dolayı yaklaşık iki yıl hapishanede kaldı. Bu süreçte yazdığı Büyük Gözaltı adlı romanı, kendisi tutukluyken Orhan Kemal Roman Ödülü’ne layık görüldü.

Altmış yılı aşkın gazete yazarlığının yanı sıra tiyatro, roman, deneme, inceleme, gezi, antoloji, anı ve mizah türlerinde pek çok eser kaleme alan yazar aynı zamanda Fransızcadan Türkçeye de eserler kazandırdı. Eserlerinden Mor Defter 1964’te, Bir Avuç Gökyüzü ise 1987’de filme alındı. Birçok kitabı, dünya dillerine çevrilip yayımlandı. Orhan Kemal Roman Ödülü dışında 1977’de  Bir Yumak İnsan ile TDK Deneme Ödülü, 1988’de TGC Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü, 2008’de  KTB Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alan Çetin Altan, köşe yazılarına Milliyet gazetesinde devam ederken 22 Ekim 2015’te yaşama veda etti.

Çetin Altan’ın İnkılap Kitapevi tarafından yayımlanan “Kopuk Kopuk” isimli kitabından bazı bölümleri paylaşıyoruz

KOPUK KOPUK

Bir tılsımı vardır hayatın

Bir tılsımı olmalı hayatın. Genç kızların telefon bekleyişlerinde vardır o tılsım. Birbirleriyle fısıl fısıl konuşmalarında:

- Önce elimi tuttu, sonra yavaşça kendisine doğru çekti...

O sırdaşlık. O iki sırdaş arasındaki on altı, on yedi yaş konuşmaları... Hayatın tılsımı tıp tıp tıp attırır yüreklerini; kahkahaları başka türlü, saç taramaları başka türlü; anneyle ortak, babaya söyledikleri yalan başka türlüdür.

Ya delikanlıların henüz bir yıllık tiryakiyken, efkârlı içtikleri ilk paket... Bir şey oturmaz içlerinde. Bir kız seviyorlardır. Gerçi kız da seviyordur kendilerini. Ama... Hayatın bir tılsımı vardır o “ama”da... Yüzde yüz kendilerinden geçerek bakarlar gerçekten sevdiklerinin yüzlerine... Öylesine bakarlar ki, bir daha hiç öyle bakamayacaklardır.

Bir tılsımı olmalıdır hayatın, vazgeçilmez bir öfke gibi, zapt edilmeyen bir aşk aranışı gibi, kaptırıp kendini şiirler yazmak gibi, bir kadehi fırlatıp aynalara, gecenin büyüsünde çıldırmak gibi...

Böyle bir tılsım yoksa... İsteksiz isteksiz oluyorsan tıraşı; bir küf bağlamışsa bütün heyecanlarını; bir şey demiyorsa sana Güney Amerika’nın Gerillosları; bir çıplak kadın vücudu düşünmüyorsan en ciddi konferansta ve bir anda çalıştığın yerden istifayı basıp çekip gitmek gelmiyorsa içinden... Bir kapı önünde tozlu bir paspas bile olamazsın.

Bu tılsımın alevlerinde çıkılır tepesine Everest’in... Bu tılsımda yanar söner kandilleri ilk defa baş başa kalınmış gecelerin. Bu tılsımda koklarsın ayaklarını kucağına aldığın ilk çocuğunun... Bu tılsımda:

“Gel, gidip çekelim be”, vardır.

Bu tılsımda sevdiğin evin duvarına bir resim asma vardır.

Bu tılsımda bir kadının kendi göğüslerini yalnızken seyretmesi, bir erkeğin merdiven çıkan bir genç kızın bacaklarına hafifçe bakması vardır...

Cenaze törenlerinde bir ütü geçer bu tılsımın üstünden... Bir sarı, çenesi bağlı, ince vücut uzanır tabutun içine... Ve o dostun değil, yaşarken gördüğün kendi ölündür. Biraz da kendi ölünün peşinden gidersin tanıdık cenazelerinde... Ve çekersin içini:

- Hayat, dersin.

- Sıra yavaş yavaş hepimize gelecek, dersin.

- Daha geçen hafta bizdeydi, dersin...

Hele tabut inerken mezara... Ne de zor gelir oraya inmesi! Hele son kürek topraklar atılırken...

Bir ütü geçer tılsımın üzerinden...

Derken daha hızlı yaşamanın motorları çalışır birden; elenir pişmanlıklar, toplumun baskıları, ödenmeyen borç, gizli çapkınlığın vicdan azabı, küçülür de küçülür gözlerinde...

Yeniden daha güçlü başlar yaşamanın tılsımı...

Çoraplarını yavaş yavaş çıkaran bir çift beyaz bacak oynaşır gözlerinde.

Sinemada yumruğu en hızlı vuran kovboy sen olursun.

Kanunsuz bir grev barikatında ilk kurşun senin alnına çarpar.

Sonra dans edersin kumsallarda... Deniz gecenin içinde, gece denizin içindedir. Bir şeyler süzülür ve erir kıyılarda...

Yaşantının özündedir bu tılsım.

Bir defa kayboldu mu, sahipsiz kalmış yırtık terliklere döner saatler. Bir gizli kırgınlık dolaşır çevrendeki gözlerde:

- Mıymıntı herif sen de...

Sönen tılsımlar başka tılsımları da söndürmeye dönüktür. Yanan tılsımlar başka tılsımları da parlatmaya...

Ve bilemedikleri bu hain oyunun içine düşünce kadınlar, nasıl da başlarlar şikayet etmeye...

- Ömrümü çürüttün...

- ...

- Eskiden böyle miydim ben...

- ...

- Öf aman ağırlığın çöküyor üstüme...

Bir kıvrak giriş beklerler kapıdan. Bir el tutuşta şıraklayan bir şehvet kamçısı. Bir içten gelen övgü... Ve ılık ılık çözülürken, nazlanarak gerinmek isterler:

- Hişt olmaz şimdi...

Böyle bir tılsımı vardır hayatın. Bu tılsımla çekilir tetiği mavzerlerin. Bu tılsımla çıkılır dağlara. Bu tılsımla, haydi yürüyelim artık dersin, on binlere...

Bunları tatmamışsan, ayda hiç değilse üç defa dünyanın anasını bir pula satmamışsan, kızıp vurmuyorsan yumruğunu masaya ve bir zindan parmaklıklarına dokunmuyorsa ellerinin gölgesi ve bir de sevdiğin bir kadının çıplak omuzlarına... Ulan o zaman niçin geldin hayata?

Aybaşını düşünüp, bayramda tebrik yazmak için mi? Yoksa benim gibi, bir akşamın karanlığında, bir koltuğa oturup bu tılsımların yandığı ışıklara bakarak, kendi kendine ağlar gibi gülümsemek için mi?

(Syf 9-12)

Küçük Şeyler

Küçük şeyler vardır. Maddenin, enerjinin, çocuk yapma gücünün dışında, insanı insan kılan küçük şeyler. En hayalsiz gerçekçi, en inançsız nihilist, en kuru pozitivist bile ara sıra çocukluğundan bir sayfayı hatırlar.
Gözlerinin önünde bir yer sofrasıyla bir saksı sardunya, kulaklarının derinliğinde uzaklardan yansıyan bir yoğurtçu sesinin garip ahengi uyanır:
- Çocukluğum, der.
İçini çeker, bir sigara yakar.
En vurdumduymaz görünenlerin, duygusuzluklarıyla en çok övünenlerin bile gönlünde, yitirilmiş bir sevgilinin silueti kımıldar.
Ara sıra bir deniz kıyısı, ara sıra yıldızlı bir gece, ara sıra eski tanıdıklardan gelen içtenlik dolu bir mektup, karşınızda bir an için mutluluğun kapılarını açar:
- Ah, ne güzel, dersiniz. Ah ne iyi, dersiniz.
* * *
Bilmem ıstakozların yaşamını bilir misiniz?
Istakozlara kabuk değiştirirken derinlerdeki kayaların diplerine gizlenirler. Çünkü o sırada, düşmanlarına karşı güçsüz ve çaresizdirler.
İnsanların da böyle, kabuklarından sıyrıldığı anlar vardır. Bu anlarını kimselere göstermek istemezler.
Bir gazinonun radyosunda çalınan Komparsita, evlendiğiniz günden yadigâr kalmış bir nefes gibi etrafınızı sarar. Kadehin içinde tüy gibi bir gelinle bir delikanlı ağır ağır dönerler. Arkadaşınız:
- Yahu birden niye daldın, diye merak etmiştir.
Gülerek:
- Hiç, dersiniz.
Ve sonra yine, ev kiraları üstüne konuşmaya devam edersiniz.

***

… Kişiliğiniz, ıstakoz kabuğu kalınlığındaki bir “boşver”in zırhı içindedir.
Boşvermezsiniz. Uyumadan önce, bazı bazı düşünürsünüz böyle şeyleri. Sevinçle can sıkıntısının mekanizmasını, bu küçük şeyler yönetir.
İnsanlar, iç dilleriyle konuşma cesaretini kendilerinde bulsalar, elbet daha kolay ve daha candan anlaşırlardı.
Fakat olmuyor işte. Herkes kendininkini göstermeden, karşısındakinin güçsüz noktasını arıyor. Fırsat bulunca da zehirli bir hançerle arkadan vurmaya kalkıyor:
- Vaktiyle bana söylemişti. Parasızken yamalı pantolonla gezermiş.
Küçük şeylerin tadıyla acısını kendimize bırakmaya ve yapay bir kuvvet maskesi altında, insanlığımızın en gerçek yanlarını birbirimizden saklamaya mecburuz.

(Syf 239-241)

İncir Çekirdekleri

Barsaklarla mesane yapışınca pantolon, iktisadî durum sıkışınca iktidar çözülür

***

Oturdunuz, kimin kimi yeneceğini mi seyrediyorsunuz, yalnız dikkat edin, bizde tribünler çok da sağlam değildir.

***  

Özgürlüğünüzün bittiği yer, başkasının özgürlüğünün başladığı yerdir. Bahçenizin bittiği yer, başkasının bahçesinin başladığı yer. Ancak tapu dairesi böyle bir tariften kadastro çıkarmaz.

*** 

Para karşılığı olmayan vatanperverlikleri ancak zindanlarda ve şehitliklerde görebilirsiniz. Bir de bazen ölümsüzlüğe erişmiş olanlarda.

***

Kimi dava adamı olur, kimi de başkasının adamı.

Bunu nerden mi anlayacağız, diyorsunuz.

Dava adamı olanlar mahkemelerden bellidir.

***

Zurnada peşrev olmaz.

Peşrev bir türlü bitmediğine göre, demek ki çalınan zurna, değil. Başka bir şey çalınıyor. Ekmeğimiz, ömrümüz, insanlığımız.

(Syf 248-251)


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.