Suya ne kadar erişebiliyoruz?

Temiz suya ne kadar erişebiliyoruz, suya ne kadar ödüyoruz? Dr. Akgün İlhan'la konuştuk

10 Ekim 2018 - 12:49

İSKİ’nin verilerine göre, İstanbul’da musluktan akan su; Avrupa Birliği (EC), Dünya Sağlık Örgütü (WHO), ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) ve Türk Standartları Enstitüsü’nün (TSE) öngördüğü kriterlerin üstünde içilebilir kalitede, lezzetli ve sağlıklı. Ama yine de milyonlarca nüfuslu İstanbul’da şebeke suyunu içme suyu olarak kullananların sayısı oldukça az. Uzun yıllardır su meselesi üzerine çalışmalar yapan Dr. Akgün İlhan “Büyük şehirlerin önemli bir kısmında şebeke suyu içilecek kalitede değil. Su temiz olsa bile aşırı klorlama yüzünden içilebilecek lezzette değil.” diyor. Yeni Bir Su Politikasına Doğru: Türkiye’de Su Yönetimi, Alternatifler ve Öneriler (2011) adlı kitabın yazarı olan Akgün İlhan’la su hakkını, suyun endüstrileştirilmesini ve İstanbul’un son su kaynaklarını konuştuk.

ASGARİ ÜCRETİN YÜZDE 17’Sİ SUYA

 “Su hakkı” konusu uzun zamandır tartışılan bir konu. Siz de uzun yıllardır bu alanda çalışmalar yapan birisiniz. Nedir su hakkı?

Su hakkı, insanların ve diğer canlıların yaşamlarını devam ettirmek için suya erişmesiyle ilgili. Aslında bu yeni bir kavram değil. Zira üstü örtük olarak insanlık tarihi boyunca tanınmış bir hak bu. Adına “su hakkı” denmese de bin yıllar önce bile kabul edilmiş en temel insan hakkı. Endüstrileşmeyle birlikte su varlıkları tüm dünyada gasp edilip kirletildikçe su hakkı daha çok gündeme geldi ve 1990’lardan itibaren uluslararası hukuksal metinlerde yer almaya başladı. Önceleri sadece insanın suya erişimi olarak kabul edilen bu hak 2000’li yıllarda gittikçe artan bir oranda diğer canlıların ve doğanın suya erişim hakkına doğru evrildi. Günümüzde su hakkı dendiğinde bir nehrin olduğu gibi akma hakkı bile bunun içinde yer alıyor.    

Şehirlerde yaşayanların en büyük sorunlarından biri de suya kolay ulaşım olsa gerek. Bu konuda ne gibi sıkıntılar yaşanıyor?

Gerek Türkiye’de gerekse dünyada kentlerde suya erişim konusunda büyük gelişmeler yaşandı. Örneğin 2016 TÜİK verilerine göre Türkiye’de nüfusun yüzde 98,2’sinin şebeke suyuna erişimi sağlanmış durumda. Bu oran eskiden çok daha azdı. Ancak büyük şehirlerin önemli bir kısmında şebeke suyu içilecek kalitede değil. Su temiz olsa bile aşırı klorlama yüzünden içilebilecek lezzette değil. Bu da vatandaşların büyük çoğunluğunun içme suyunu ambalajlı su şirketlerinden almasına neden oluyor. Böylece içme suyuna ayrı, evdeki musluktan akan suya ayrı kalemlerde para ödeniyor.

“İSTANBUL’DA SU ÇOK PAHALI”

Suyun fiyatı nasıl belirleniyor, yani pahalı dememiz için bir referans var mı?

Ankara, Bursa, İzmir ve İstanbul’da ödenen su faturalarına baktığınızda asgari ücretle geçinen dört kişilik bir ailenin aylık bütçesinin yüzde15 ila yüzde17 arasındaki bir kısmının şebeke suyu ile ambalajlı suya gittiğini biliyoruz. ABD’nin Çevre Koruma Ajansı EPA su harcamasının bütçenin yüzde 2’sinden fazla olduğu durumda o suyun “çok pahalı” olarak değerlendirileceğini söylüyor. Neo-liberal politikaların savunucusu Dünya Bankası bile suya harcanan paranın bütçenin yüzde 4’ünü aşması halinde o suyu “çok pahalı” olarak kabul ediyor. Demek ki Türkiye’deki su sadece yoksul kesim için değil dünya standartlarına göre de çok pahalı. Bu durumda suya fiziksel erişim yüzde 98,2 gibi yüksek bir oran da olsa ekonomik erişim kısıtlı kalıyor.

Evde musluktan akan suyu içebilsek durum ne olurdu?

Musluklarımızdan akan suyun kalitesi ve tadı iyi olsa musluk suyunun 500 katı kadar pahalı olan ambalajlı suya gerek kalmaz. Şebeke suyunu içilir hale getirmek zor değil. Ambalajlı su şirketleri belediyelerle aynı kaynaklardan aldığı suyu içilir hale getirebildiğine göre belediyeler neden yapamasın? Belediyelerin elinde çok daha geniş imkânlar ve yetkiler var. Belediyeler suyu dezenfekte etmek amaçlı klor kullanımını mümkün olduğunca azaltıp, yerine örneğin ultraviyole dezenfeksiyon sistemleri gibi kimyasal madde kullanımı azaltan yöntemlere geçebilirler. Böylece vatandaşa klor kokusu ve tadından uzak içilebilir lezzette su sağlayabilirler. Bu değişim elbette ki suyun maliyetini yükseltir ama toplum sağlığı söz konusu olduğunda bu maliyetler devede kulak kalacaktır. Belediyeler vatandaşlarına içilebilecek su sağladığında ambalajlı su şirketlerine de gerek kalmaz. Böylece sürekli plastik tüketen, plastik atık saçan, insanların suyunu gasp eden yani ekosisteme ve topluma zarar veren bir sektör de ortadan kalkar.

ÇEŞMELERDEKİ SU ŞİŞEYE GİRDİ

Sokak ve mahalle çeşmeleri çok eski değil hayatımızda. 90’lara hatta 2000’li yılların başına kadar bu çeşmeler aktifti. Ama şimdi hiçbirinden su akmıyor.

Gerçekten de sokak çeşmelerinden bundan yirmi sene önce bile su akardı. Bu çeşmelerden parası olan veya olmayan herkes, sokak hayvanları ve kuşlar su içebilirdi. Sokak çeşmeleri sadece su ihtiyacımızı karşılamakla kalmaz, her kesimden insanın bir araya geldiği birer ortak payda olarak da iş görürdü. 1990’larda ambalajlı suya geçişle birlikte bu çeşmeler toplumsal hayatımızdan çıkmaya başladı. Önce içlerinden akan su kurudu. Çünkü çeşmeleri besleyen su kaynakları ya ücret karşılığında ambalajlı şirketlerin ya da doğrudan belediyelerin kullanımına açıldı. Hal böyle olunca da çeşmelere su kalmadı. İşlevsiz kalan çeşmeler tarihi öneme sahip değilse yıkıldı, yerine binalar dikildi. Tarihi olanların bile çoğu bu kaderden kaçamadı. Kaçabilenler de sadece kent süsü olarak hayatına devam etmeye çalışıyor. Daha da fenası çeşmeler sadece kentin dokusundan değil toplumsal hafızamızdan bile silinmiş durumda. Böylece önemli bir ortak değerimiz daha yitip gitmiş oluyor.

Çeşmeler kurudu ama bir sürü su firması kuruldu.

Sokak çeşmelerinin ortadan kalkması suyun ticarileştirilmesiyle doğrudan ilgili. Çeşmeleri besleyen suların kaynakları devlet tarafından birer para basma makinesi gibi görülüyor. Sokak çeşmelerine gitmeleri suyun boşa akması olarak algılanıyor. Yani bu düzende paraya çevrilmeyen suya kayıp gözüyle bakılıyor. Bu kaybı önlemek için de suyu ya belediyeler ya da ambalajlı su şirketleri kullanıyor ve çeşmelere su kalmıyor. Bu el koyma öyle boyutlara vardı ki günümüzde belediyeler bile ambalajlı su şirketleri kuruyor. Örneğin Hamidiye Su A.Ş. bunlardan biri. İBB tarafından işletilen bu tesis 2005 yılından bu yana Belgrad Ormanı’nın içinden çıkan suyu ambalajlayıp 23 ülkeye ihraç bile ediyor. Kendi suyu yetmediği için Kırklareli’nden Düzce’ye kadar Marmara bölgesinin kuzeyi boyunca neredeyse bütün su varlıklarını kendine akıtan İstanbul, tutup kendi toprağından çıkan suyu dünyaya satıyor.

Fotoğraf: Akgün İlhan

Bunun topluma etkisi nedir?

Dünyanın öbür ucuna su satmak, suyun küre ölçeğinde nasıl metalaştığının en bariz kanıtıdır. Su ihtiyacı yerelden karşılanabilecekken, dünyanın öbür ucundan onca karbon salarak neden taşınır ki? Bunun birkaç şirket için kısa vadede getirisi olurken, topluma maliyeti muazzam boyutlara varıyor. Hepimizin olan sudan birkaç iş adamı/kadını para kazanırken, toplumun geriye kalanı ve gelecek nesiller bunun ekolojik ve sosyal maliyetini tükenen, kirlenen ve pahalan sularla, gasp edilen su hakkımızla ve kaybettiğimiz sağlımızla ödüyoruz. Onlar kazanırken biz kaybediyoruz.

Siz Kanal İstanbul projesini araştırmak için su kaynaklarını yerinde incelediniz. İstanbul’daki su kaynakları ne durumda?

İstanbul’un su varlığı bu kadar nüfusu ve kentleşmeyi kaldıracak durumda değil. Üstelik nüfusu ve kentleşmeyi daha da artıracak Üçüncü Köprü ve ona bağlı Kuzey Marmara Otoyolu, Üçüncü Havalimanı gibi ulaşım projeleri de birbiri arkasına hayata geçiriliyor. Bu projeler ormanlık ve sulak alanları kurutuyor ve kirletiyor. Yani İstanbul’un nüfusu ve su talebi artarken, kullanılabilecek temiz su varlıkları azalıyor. Bu durumda 1990’larda bile nüfusa yetmez hale gelen su varlıklarına ek olsun diye İstanbul dışında kurulan barajlara yenilerinin eklenmesi kaçınılmaz olacak. İstanbul, Marmara bölgesinin kuzeyi boyunca tüm suları emen bir canavara dönüştü bile.

Çözüm önerileriniz nedir?

Bu kentin su tasarrufu sağlamanın ve suyu daha verimli kullanmanın yollarını acilen oluşturup hayata geçirmesi gerek. Bunun için de şebeke suyundaki kayıpların azaltılmasına yönelik bakım onarım yenileme çalışmalarına, gri suyun yeniden kullanımı ve yağmur hasadı gibi teknolojilerin yaygınlaştırılmasına acilen başlanmalı. Yoksa suyumuz giderek daha kalitesiz ve daha pahalı olacak, suya ekonomik erişimde daha büyük adaletsizlikler yaşanacak ve buna bağlı olarak toplum hayatında büyük aksamalar ortaya çıkacak.


ARŞİV