Haftalık Bağımsız Gazete 30 Kasım 2020

Burası bedava, hadi ekip biçin bakalım


Betül MEMİŞ

Betül MEMİŞ

Okunma 21 Mayıs 2020, 14:25

“Geçmişte sabahın bir köşesinde / Oturup ilk ve son kez efendiyi suçlardım… Hızlı yaşlandığım dedikodusu çıkmıştı / Sonra ağacın yanında uyuyan bir canavarla karşılaştım / Baktım ve kaşlarımı çattım, canavar bendim…” Bugünün fonunu (1947 - 2016) David Bowie’nin1970 çıkışlı “The Man Who Sold The World” albümünden “Width Of a Circle” şarkısıyla verelim istedim. Günün nevaleliği pandemi karşısında, efendiyi suçlamaktan vazgeçip, canavarın kendimiz olduğunu anlayabildik mi, yoksa daha yolumuz var mı? Bu da yazının -spoiler uyarı- sorusu olsun deyip, yavaştan sayıklamalarıma geliyorum…          

Yapılan araştırmalarda ortaya çıkan, insanın insanı dinleme süresi sekiz saniye imiş; bakınız bu verinin karşısında o zaman, ‘niçin üretiyoruz-konuşuyoruz-anlatıyoruz?’ sorusu peşime düşüyor, bir de Harold Ramis’in 1993’te vizyona teşrif eden “Bugün Aslında Dündü” filmi. Şimdi, online hayatlarımızın çokça önünde, asgariye karşısında geçirdiğimiz Stendhal Sendromu hemhalimiz, belki de aslında bugün(ler) de dün(ler)de kal(acak)mış olamaz mı dedirtiyor bana. Hem de en temizinden bir dügâh makamı kıvamında; ki bu da bir istek kipine yanaşma hamlesidir, yani sekiz saniye doldu geçebiliriz! Malumunuz hafıza-i beşer nisyan ile malûldür / hafızasının eksikliği unutkanlığıdır… (Bu da var notu: Adını, Stendhal mahlasıyla yazan, Fransız yazar Marie-Henri Beyle’den alan ‘Stendhal Sendromu’,‘turist hastalığı’ ya da ‘sanat zehirlenmesi’ olarak da deklare ediliyor. Yazarın Napoli ve Floransa: Milan’dan Reggio’ya Yolculuk kitabında, (1817’de) Floransa’daki İtalyan Rönesansı’na ait sanat eserlerini ziyareti sırasında yaşadığı olumsuz sayılabilecek deneyimleri yazdığı bölümden alıyormuş. Bu arada, meraklısına not: 1996’da, İtalyan yönetmen Dario Argento’nun üstlendiği, aynı adı taşıyan bir de korku filmi mevcut.

Dijital feodal efendiler

Katartik yöntemle her şekle-performansa ve izana geldiğimiz şu günlerde, sesli-sessiz sakinliğimizde #EvdeKal alternatiflerinde gün geçmiyor ki yeni mevzulara dalmayalım. Teknolojinin (gani) nimeti ve şirazeyi kaçıran envanterlerinin arasında, filozof ve kültürel teorisyen Byung - Chul Han’ın “Çin modelinin kendini dayatabileceği dijital bir feodalizme doğru gidiyoruz” başlıklı yeni yazısına denk geldim. Tadımlık sarkıtmak isterim izninizle: “Facebook gibi dijital feodal efendiler, ‘Bakın, burası bedava, hadi ekip biçin bakalım’ diye bize bir arazi parçası veriyorlar. Biz de orayı çılgınlar gibi ekip biçiyoruz! Sonuçta, o beyefendiler ürünü almaya geliyorlar. İletişim bu şekilde bütünüyle işletilip gözetleniyor. Son derece etkili bir sistem bu. Hiçbir protesto gün ışığına çıkmıyor, çünkü bizatihi özgürlüğü sömüren bir sistem içinde yaşıyoruz. Kapitalizm bütünüyle bir gözetleme kapitalizmine dönüşüyor. Google, Facebook ya da Amazon gibi platformlar kârlarını azamileştirmek için bizi gözetliyor ve manipüle ediyor. Her tıklama kayıt altına alınıyor ve analiz ediliyor. Algoritma akışları tarafından kuklalar gibi gezdiriliyoruz. Ama kendimizi özgür hissediyoruz. Özgürlüğü bir kulluğa dönüştüren bir özgürlük diyalektiğine tanık oluyoruz. Buna hâlâ liberalizm denebilir mi?” (Mediapart’ta yayınlanan yazıyı Haldun Bayrı çevirmiş, bilahare bakarsınız.) Tam da burada uzun bir düşünme efekti sessizliği iyi gider kanısındayım.

Edvard Munch’ün 1919 tarihli iki portresi / Solda: İspanyol Gribi ile Otoportre – Sağda: İspanyol Gribinden Sonra Otoportre

Geçtiğimiz hafta, 1918-1920 arasında, yaklaşık 50 milyon insanın ölümüne yol açan İspanyol Gribisü recinde yaşanan sanatsal mevzulara bakarken, üç ressam dikkatimi çekti; ikisi Viyana akımı denince akla gelen Gustav Klimt ve öğrencilerinden biri olan (27 yıllık ömründe, 3000'den fazla çizim ve 300'e yakın tablo üreten) Egon Schiele, diğeri ise Norveçli ressam Edvard Munch. Viyana Hastanesi’nin morguna giderek arkadaşı Klimt’i ölü halde resmeden Schiele, aynı yıl, altı aylık hamile eşini ve kendisini resmettiği “The Family” tablosu üzerinde çalışmaya başlıyor, ki tam da o sırada, eşi gribe yakalanıyor ve tablo bitmeden hayatını kaybediyor. Eşinin ölümünden üç gün sonra da Schiele grip nedeniyle yaşamını yitiriyor. Ve sosyal medya kullanıcılarının ‘Çığlık’ adlı eserini her şekle büründürdüğü Munch da İspanyol Gribi’ne yakalananlardan. Hastalık sürecinde yaşadıklarını ise “İspanyol Gribi ile Otoportre” ve “İspanyol Gribi’nden Sonra Otoportre” başlıklı iki tabloyla resmediyor. Bu gribin bir diğer kaybedeni ise S. Freud. Kızı Sophie, üçüncü çocuğuna hamileyken, İspanyol Gribi sonucu gelişen zatürre nedeniyle ölüyor. Daha 12 yaşında 6 dili anadili gibi konuşan, 19. yüzyılın önemli buluşu ‘bilinçaltını’ icat eden, 40 yaşında kendi bilinçaltını yorumlayan ilk kişi olan, nev-i şahsına münhasır nörolog, psikinalist Freud, kızının ölümü üzerine, çalışma arkadaşı Sandor Ferenczi’ye yazdığı mektubunda şöyle diyor: “Asla iyileşmeyecek olan narsisistik bir acı duygusunun izini oldukça derinlerde sürebiliyorum… Çekti gitti, söyleyecek bir şey yok. Ya biz? Karım çok sarsıldı. Şöyle düşünüyorum: Seans devam ediyor. Ama bir hafta boyunca biraz fazlaydı.” Ki kızının ölümünden altı hafta sonra da en karamsar ve çelişkili kitaplarından birini yazdı: 'Zevk Prensibinin Ötesi'.

Bundan 100 yıl önce yaşanan pandemiden insanyavrusunun payına düşenlerin yansıması böyle belki ama peki, bugün bizler 100 yıl sonraya neler kavuşturacağız?! Sanırım bugünün iletişimi-diyalogu ve monologlarından oluşan online’d aher ne üretiyor ve yaratıyorsak ortaya karışık ahvalimizin fotoğrafı olacak.Yazının vedasına sakladığım geleceğe temiz kalacak fotoğraflardan bir tanesini takdim edeceğim ama gelin, öncesinde ilginize mazhar olur niyetine, terabayt sitesinde denk geldiğim Miheme Porgebol’un “Türkiye’de Bağımsız Tiyatronun Çıkmazı” adlı yazısından kısa bir alıntıya: “Polonya’da Yoksul Tiyatro kuramını ortaya atan ve çağın en ilerici tiyatro teorisyenlerinden sayılan Jerzy Grotowski, “Tiyatro kendi sınırlarını tanımak zorunda. Eğer tiyatro sinemadan daha zengin olamıyorsa, bırakın yoksul kalsın. Televizyon kadar savurgan olamıyorsa, yalın olsun. Teknik bir atraksiyon hâline gelemiyorsa, dıştan gelen her türlü teknolojiden vazgeçsin. Böylece elimizde yoksul bir tiyatrodaki ‘kutsal’ oyuncu kalır”…

BGST Tiyatro, korona günlerinde, izole yaşayan farklı sınıfsal ve sosyal konumlara sahip kadınların hikayelerini arkası yarın serisi olarak yayınladı. “Fiziksel mekânı paylaşamasak da, izolasyondaki başka kadınların hikayelerini paylaştık; aynı sahnede, salonda buluşamasak da, Sevilay Saral’ın yazdığı kadın monologları üzerinden buluştuk” diyen ekibin okuma tiyatrosunun adı: “Her Güne Bir Vaka”… Monologlara, Aysel Yıldırım, Bulut B. Sezer, Ayşenil Şamlıoğlu, Elif Karaman, Songül Öden, Berna Laçin ve Zeynep Okan hayat verirken, rejiyi Aysel Yıldırım, video/edit’lerini ise İlker Yasin Keskin üstleniyor. Seri, BGST Tiyatro YouTube’da izlenebilir.

 

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.