Haftalık Bağımsız Gazete 18 Aralık 2017

Bir Tiyatro Muhiti Olarak Kadıköy


Deniz ÖZTURHAN

Deniz ÖZTURHAN

Okunma 00 0000, 00:00

Bütün bir yıl bekledim. Çünkü Kadıköy tiyatroları hakkında bir yazı kaleme alacaksam, en azından her ay bir oyun izler, yazımı öyle hazırlarım diye düşündüm. Sonra bu konuyu masaya yatırdım, hatta çeşit çeşit oyun broşürleri topladım, çantamda uzun zaman gezdirdim. Lakin günün sonunda yine bir hayaller hayatlar klasiği yaşandı ve ben koca bir yıl boyunca bir elin parmaklarını geçmez oyunla yetinmek durumunda kaldım. 

Ama artık yılın bu son yazısında kendimi durduracak değilim. Zerrece anlamadığım halde gönülden sevdiğim bir konudan; tiyatrolardan bahsedeceğim. Kadıköy zannediyorum iki temel hususta; bir İngiliz pubına sahip olma konusunda, bir de tiyatroya sahip olma konusunda, Londra’nın “benim” diyen muhitiyle kapışabilir. Böyle bir özelliğimiz, bolluğumuz, bereketimiz var. Gelin, dilerseniz bu bereket içinden size minik bir gönül seçkisi yapayım.

Kadıköy sahneleri içinde en sevdiğim şüphesiz, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi. “Neden?” derseniz, hem konser, hem de tiyartro izleyebildiğim, üstüne bir de kayınvaldemin bünyesindeki kurslarda İspanyolca öğrendiği bir mekânı elbette seveceğim. Pek çok gezici oyuna ev sahipliği yapan sahnede bu sezon, başrollerini Suna Keskin ve Melek Baykal’ın oynadığı “Ahududu” oyununu izledim. Dünyanın en çok oynanmış komedilerinden biri, tatlı, nostaljik dekoruyla, şakalarıyla izleyiciyi son derece memnun etti. Halk Eğitim’de gitmeyi düşündüğüm diğer iki oyundan ilki, Ferhan Şensoy’un 30. yılında hala pırıl pırıl eseri Ferhangişeyler. Diğeri ise Cem Davran’ın Bezirgan’ı. Kısmet. Elbet gideceğiz.

Moda Sahnesi, 40 yıllık Moda Sineması’nın kültür hayatımıza kazandırılmış hali, konserine meftun olduğum lakin konser sırasında içki içmeyi arzulamak istemeyeceğiniz bir mekândır. Neyse ki, konumuz konserler değil de tiyatrolar. Moda Sahnesi Shakespeare oynmayı çok sever. Son 3 sezondur da “En Kısa Gecenin Rüyası”nı oynuyorlar. Yanı sıra yine Shakespeare’den Fırtına oyununu çıkartmışlar bu sene. Güzel çevirilerle, eğlenerek Shakespeare izlemek için adresimiz belli yani. 

Duru Tiyatro’da geçen sene, başrolü Tolga İskit’in en iyi erkek oyuncu ödülünü aldığı “Joko’nun Doğumgünü”nü izlemiştim. Bana oyunculuğun ne kadar zorlu ve tuhaf olabileceğini düşündüren bu entersan oyunu, bu sezon yine Duru Tiyatro’da izleyebilirsiniz. Duru Tiyatro her sezon bize, biraz Emre Kınay imzalı oyunlar, biraz çocuk oyunları, bolca da gezici oyun vaad eden bir aile sahnesi. Ben bu oyunlardan Emre Kınay’ın “İki Bekâr”ını oldukça eğlenceli göründüğü için, gezici oyunlardansa “Kabileler” oyununu, bol ödüllü olduğu için merak ediyorum doğrusu. 

Haldun Taner Sahnesi, elbette sadece önünde buluşulacak bir mekân değil. Aynı zamanda adı üstünde önemli bir sahne kendisi. Bu kinayeli cümleyi de bizzat kendime kurduğumu bilmenizi isterim. Zira yıllardır Haltun Taner’de tek bir oyun izlememiş olmak benim gerçek bir ayıbım. Fakat anladığım kadarıyla bu, Kadıköy’de sadece bana özgü bir ayıp. Zira Haldun Taner Sahnesi’nde bu sezon oynanan 6 oyunun da biletleri Aralık ayı için tükenmiş. Şehir Tiyatroları adına büyük mutluluk. Çocunlukla dönem komedilerine ağırlık veren Şehir Tiyatroları’nın bu sezon gitmek istediğim oyunu ise, Türkiye sahnelerinin ilk kadınları Afife ve Bedia’nın hayali hikâyesini anlatan Hayal-i Temsil.

Bağımsız tiyatro salonlarımızdan Küçük Salon, gerçekten küçük. Onu önden bir konuşalım. Fakat eğer, tiyatroya New York tarzı butik bir yaklaşımla bakmak isterseniz, belki bu küçüklük size samimi, hatta heyecan verici bile görünebilir. 40 kişilik izleyici kapasitesini her oyun dolduran ve izleyiciyi performansın içine alan bir black box ortamı düşünün… Hah, işte orası Küçük Salon. Bu sezon Anthony Burgess’in sinemaya Stanley Kubric tarafından aktarılan eseri, Otomatik Portakal’ını koymuşlar. Oyunun yoğun cinsellik ve şiddet içerdiğini elbette filme aşina olanlar tahmin edecektir. Yine de neyi ne kadar içerdiğini anlamak, hele de o performansın parçası olma hissini tatmak için, gidip bakmak gerek diye düşünüyorum.

Tek Büfe’nin tam karşısına denk gelen Oyun Atölyesi’yle sabah akşam ne kadar bakıştığımı, ona nasıl gözler süzdüğümü bir ben bilirim... Gerçi kendisiyle en son münasebetimiz, 2013 yılında Testosteron oyunu vesilesiyle gerçekleşmiş. Hâlbuki ben istemez miyim şöyle ağız tadıyla “Pencere”oyununda bir Haluk Bilginer izleyeyim? Elbette isterim. Ayrıca bu sezonun yeni oyunu Woyzeck’te de gözüm var. Çünkü afşini beğendim. Son olarak bu tiyatromuzun pek güzel bir kafesi olduğunu ve konuk oyunlarından “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin”in de methini duyduğumu belirtmeden geçemeyeceğim. 

Hülasa lafımı bağlarken, tüm bu oyunlara tek başıma gidemeyeceğimi, birazına beraber gitmemiz gerekebileceğini hatırlatmak isterim. Olmaz ya, oldu, ben gelemedim... O zaman siz bir arkadaşınızı, eşinizi, dostunuzu alıp gidin.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.