Haftalık Bağımsız Gazete 30 Kasım 2020

Bir iç meselesi


Meltem YILMAZKAYA

Meltem YILMAZKAYA

Okunma 14 Mayıs 2020, 15:54

Dönemeden mevsim ve dönemeden insanlık kaderi, bu süreç biraz daha böyle gidecek gibi. Önce çırpındık sonra alıştık işte. Nefes darlığı, sürekli saate bakmalar, gün isimlerini karıştırmalar. Gün boyu yatıp sabaha kadar düşüne düşüne ruhu yormalar, arada hoşuna giden dizi bulduysan, konuyu da sevdiysen kendini şanslı saymalar… Zamanı iyi kullananlar, boşa harcayanlar, bu süreci hayra, bu süreci şere yoranlar… Bizden gidenler, bugünden yarına kalanlar. Kendimizin bilmediği yanlarıyla yüzleştik mi artık?

Hayatın nasıl bir dönemine denk geldik biz, eminim tek ben sormuyorum bu soruyu. İnsan istiyor ki, yaşlandığında torunlarına güzel hikayeler anlatsın, hatta kazanılmış zaferleri abartsın, cesaretlendirsin, onu hayata hazırlarsın. Şimdi ben düşünüyorum, yaşım otuz beş, görüp gördüğüm ne bir icadımız, ne de ileriye dönük umut veren tek bir olayımız var. Deprem gördüm, darbe girişimi gördüm, virüs gördüm, ülkemin kıyılarında başka ülke, başka hayat hayali kuran mültecilerin dramını gördüm. Gördüm, gördük. Biz hayatın nasıl bir dönemine denk geldik, sorup sorup duruyorum. İçinizi kararttıysam özrü borç bilirim, içimi döktüm susuyorum. 

Tam iki ay oldu buraya geleli, dönemedim dönemiyorum. Dönsem de karantinadan korkuyorum. Ben de zamana bıraktım kendimi oyalıyorum. En çok annemi ve kedim Osman’ı özledim. Karşılıksız sevgi ne mucize bir şey, onlardan ayrı kaldığım her geçen gün daha iyi anlıyorum. Bu yaşta bile sırtında atlet, ayağında çorap var mı diye gezen anacığım bir yanda, mutsuzluğumu hissedip yanımdan asla ayrılmayan Osman bir yanda. Analar ve hayvanlar insana çok şey öğretiyor. Evinde iki, bahçesinde on kedisi olan biri olarak burada hayvanlardan uzak olmak pek dokundu bana, market önlerine bağlanan köpeklerden birini kaçırmadım ya, şükür deyip gülüyorum kendi kendime. Neyse ki, bir şeyi çok istersen olur, doğruymuş, balkonuma bir martı dadandı. Suyu salamı duruyor aynı yerde her gün uğruyor rızkını yiyor gidiyor. Bir şeyle hemen bağ kuranlardanım ben, şimdi de ben dönünce ne yapacak diye düşünüyor, çareler arıyorum. 

Uzun zamandır görüşmediğim arkadaşlarımla konuşuyorum, bazen araya ne kadar zaman girerse girsin kaldığınız yerden devam edebildiğiniz insanlar vardır. Dertleşiyorum, dinliyorum, sır biriktiriyorum. Genelde kaygı ile başlayan konumuz, çok iç açıcı bitmese de, onlara güç vermeye çalışıyorum, onlardan güç alıyorum. Buradaki bir arkadaşım babasını kaybetti geçen ay, düşünsenize evlatsınız, son göreviniz ama uçak yok gidemiyorsunuz. Bizde adettir, başımıza gelmeyince anlamayız çoğu zaman, anlamaya çalışıyorum duygularını ama anlamıyorum. Markete girmek için uzun kuyruklar bekliyorum. Birikmiş paramı harcıyorum, en ucuz olanı tercih ediyorum. Ben tek başımayım hadi idare ediyorum, kalabalık aileler ne yapıyor diye düşünüyorum. Gerekli olan şeyleri alıp kasada toplamı öğrenirken, yaklaşık sekizle çarpıyorum. Gün geçtikçe değersizleşen liramızı da düşünüyorum. Kaldığım sokaktaki küçük esnaflar sabahın erken saatlerinde kapı önlerine kamyon dayayıp boşaltıyorlar ekmek kapılarını, sonra ilanları görüyorum, ya kiralık ya satılık. Bundan sonra ne yapacak bu insanlar, bir de onları düşünüyorum. Gece oluyor yorgun zihnim, adaçayım, lavanta yağım, balkon kapısını açıp biraz üşüyorum. Üşümek diri tutarmış insanı. Dirile dirile hal oluyorum.

Asla yapamam dediğim şeylere alışıyorum. Online eğitime inanmayan ben, zamanı boşa harcamamak için online eğitimlere katılıyorum, ön yargımı anlayıp, fena da değilmiş diyorum. Giyinme, kuşanma derdin yok, altında pijaman elinde çayın, istediğin zaman bir düğmeyle başlatıp bitirebileceğin eğitim programların, güzel, buna da alışıyorum. Sonra sokakta hayatını kazananları düşünüyorum, işportacıları, kağıt toplayanları, kapı kapı gezip piyango satan abileri ve çiçekçi ablaları… İnsan biraz fazla duyarlıysa kendi cennetinde de bir cehennem yaratabiliyor. Kendimi, kendimle baş başa kaldığım her an daha iyi tanıyorum. Evde bir sen bir de aynadaki, kaçsan kaçamazsın, sussan susamazsın. Sete her gittiğimde Kadıköy sahilde, kendi ördüğü lifleri ve patikleri satan teyze geliyor aklıma, zaten yaşlı ne yaptı ne etti diye, sokakta müzik yapan müzisyenler geliyor sonra, akmasa da damlıyordu belki de. Yani bunun gibi birçok şey. Daha önceki yazılarımda kedileri, köpekleri, kuşları emanet etmiştim sizlere, şimdi de onları emanet ediyorum. 

Orada her şey normale dönüyor, takip ettiğim haberlere göre AVM’ler bile açılıyor. Ağzında durması gereken maskeyi yağmurda kafasına çeken, sıkılınca rahatça çenesine indirip yoluna devam eden insanlar arasında kendinizi koruyun tek dileğim herkes için. Biz ne dersek diyelim, düzeni devam ettirmenin bir yolu hep bulundu. Her zaman bir galip bir de mağlup oldu. Faturası kabartılan vatandaş, bazen tükettiğinden çok vergi ödeyen vatandaş, olağanüstü durumda vergiler nerede diye sormaya dili varmayan vatandaş. Bir korku devridir bir tüketim, yıllar geçince dilinde “keşke”si bol vatandaş. Bunlar bu devrin mahsülü gel vatandaş! Gel…

Yazımın sonlarına gelirken, içimi döktüğümü farkettim sizlere. Emeği, değeri, çalışıp didinmeyi biliyorsan böyle dönemlerde kaygın daha çok oluyor sonrası için. Hele bir de sorumlulukların varsa. Oyuncuyum ben oynamayı bilirim, güldürmeyi, ağlatmayı, anlatmayı bilirim. En mutsuz anımda kolumdan birinin tutup da, yüzümüzü bir sizler güldürüyorsunuz demesiyle, içimden defalarca şükretmeyi bilirim. Bir oyuncu için bedeni her şeydir, sesi, duruşu, tavrı. İnsanın yükü omzuna binermiş, kambur durmamayı öğrenmesini de bilirim. Şimdi olağanüstü bir anda önce mesleğimin etkileneceğini de biliyorum. Kapalı salonlar tehlike haliyle, tiyatroların kapısı kilitli. Küçük topluluklar nasıl ayakta kalacağını düşünüyor kara kara, hatta bazıları çoktan vazgeçti bu sevdadan. Şimdi bir şey daha biliyorum. Zora gerdiğin göğsünle gurur duy, her zaman sanat yapmaya çalışanın “işi olduğu” sürece tok bizim memlekette. Sanat dediğimiz şeyin de ne olduğunu bir kez daha düşünelim isterim naçizane. “Yapma evladım aç kalırsın”lara göğüs gerip, dört sene okulda dirsek çürütüp kendini her gün geliştirmeyi görev bilmişler mi, üç beş kafiyeli şarkıyı bastırdığı parasıyla alıp altına birkaç dıpdısss koyup gündem olanlar mı? Bu da ayrı konu ya sayfalarca yazsan yazarsın hani. Hepinizi yine buralardan selamlarken, bir sonraki yazıya kadar hoşçakalın dostlar. Sağlıkla kalın. 

Not: Yazarımız Meltem Yılmazkaya, korona salgını öncesi gittiği Barselona’da bulunmaktadır.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Gulay Kulacoglu Khademzadeh - 7 ay önce
Meltem;benim, bizim, hepimizin.. Sahnede oynuyla, mikrofonda sesiyle,gazetede kalemiyle;sokakta, dagda bayirda, cadirda, sinifta, yuregiyle hepimize dokunanimiz... Seni seviyorum guzel insan..
Avatar
Müzeyyen Ulutürk - 7 ay önce
Meltem'cim,tiyatrodaki başarını yazına da dökmüşsün,bu günlerde hepimizin ruh halini anlatmışsın,Annen ve seni seven hepimiz sağ salim dönmen için dua ediyoruz,Canım benim.