Haftalık Bağımsız Gazete 19 Ekim 2021

Bazılarına hayat kapı önü “hoş geldin paspası”…


Betül MEMİŞ

Betül MEMİŞ

Okunma 17 Eylül 2021, 09:12

"Hayat sandığınız şey değil…” Şu ömür törpüsü, insan yığını olan Dünya’da, ‘hayata’ dair kurulan cümlelere aşırı ayar kesildiğim doğrudur, lakin bu cümleyi, bu defa sarf edenin yaşam mesaisindeki zaman aralığı sadece 6 yıl olunca; o dakika, arkadaşlarla muhabbete düştüğümüz fonda derin, hatta kesik bir sessizlik oluştu. İstedim ki (dilerim) şimdi, şu dakika ne ile meşgulseniz, sakince ucunu salın ve 6 yaşındaki bu insan yavrusunun cümlesine dikkat kesilin, sonrası nasılsa devam modu; nasılsa gün içinde sansürlediğimiz nice yoğunluğa/yorgunluğa dönüş modu! (İç ses: Ne diyordu İkarus hikâyesinde: “Zaman işleyişi bırakmaz”. Fonumuz demişken de Hegel’in zeitgeist boyutunda şimdi şuraya Duman’ın “Sıraya dizdin bizi zaman” diye nidalandığı Ari Barokas imzalı “Aman Aman” şarkısı iyi gider gibi!)

1588 - 1679 yılları arasında dünyayı şereflendirmiş olan İngiliz filozof Thomas Hobbes’un (ki sizler kendisini, en tanınmış eseri Yapı Kredi Yayınları basımlı ‘Leviathan’dan hatırlayacaksınız) “insan insanın kurdudur” sözünün yamacına, ben de Alman ozan, oyun yazarı Goethe’nin (1790’da basılan) “Faust”unda dillendirdiği sözü iliştirmek isterim, “Gövdenin içinde yıpranacaksın” ki hatta pandemiyle bunu çoktan tecrübe ettik bile. Hoş, bazılarına hayat kapı önü “hoş geldin paspası” kıvamında ama burada sözü Yale Üniv.’nden Prof. Timothy D. Snyder’in (2016’da, Facebook’unda paylaştığı) 20 öğüdüne bırakmakta fayda var; benim ivedilikle her daim hatırladığımsa: “7. Öğüt: İtiraz et. Birileri etmeli. Doğruyu söyle…  Elbette hiçbirimiz kendimizi kolayca ele vermemeli, hapse girmemeye çalışmalıyız. Ama biz bile konuştuğumuz için hapse giriyorsak dışarısı içerisinden çok daha kötü hale gelmiş demektir. İnsan cesurca konuşa konuşa cesur biri olur. En büyük kayıp hakikatin kaybı, kendiliğin kaybıdır.” (Gaia Dergisi’nde okuduğum, Orta ve Doğu Avrupa tarihi ve Holokost konusunda uzmanlaşmış, Amerikalı yazar ve tarihçi Snyder’in “Faşizm geliyorsa nasıl yaşamalı?” başlıklı yazısını çeviren ve derleyen Prof. Zeynep Direk.)

İnsan kalbi, hayatı boyunca 182 milyon litre kan pompalıyor; yani bize verilen nefes mesaisinin ve iç dinamiğinden haberimizin olmadığı organlarımızın da bir vakti var. Bir süre sonra bu pompalama döngüsü de yoruluyor, duruyor; o sebeple de bulunduğumuz hissiyat güzergahı neresi ise sıkıca sarılmakta fayda var! Gelelim bu haftanın kendimize düşen payında yazıya yansıyanlarına… Son dakika biletlerine kalmayalım diye aşırı heyecan içeren bir not’tur bu: 1989’dan bu yana her sonbaharı daha bir güzelleştiren İstanbul Tiyatro Festivali, 25. kez, 22 Ekim-20 Kasım tarihleri arasında yurtdışından ve Türkiye’den toplam (14 yerli, 11 yabancı ki pandemi şartlarında bu büyük bir emek ve özveri, buradan bir kez daha festivalin yaratıcılarına şükran) 25 tiyatro, performans ve dans gösterisini ağırlamaya hazırlanıyor. Sahnelerde ve çevrimiçi olarak sanatseverlerin hasret gidereceği festivalin sloganı -gündemimize de ‘cuk’ oturuyor- “Bu zamanda tiyatro nefes aldırır”. Festivalin güzergâhında, Anadolu Yakası’nın adresleri dikkatimi çekti, ki bu eskiden hasretini çektiğimiz bir olaydı, yani şahane bir ilerleme… Fakat bu demek oluyor ki Avrupa Yakası’nda sanat anlamında nefes sahası gittikçe tükenmekte (İç ses: Bu pay tabii ki kültür sanata adeta eziyet eden, sıkıştıran ‘kültür’ ve ‘turizmi’ aynı çatı altında barındırmaya çalışan ‘Bakan’lıkta. Nasibini alanlarsa sanatın emekçileri ve biz takipçiler. Ömrümüzün yarısından çoğunun şu sınırları çizili coğrafyada, ‘erk’in kurduğu sistemde vergilere gittiğini düşünürsek bu bakanlıkların sadece (göz ucuyla) ‘bakan’ olarak kalması, bir vatandaş olarak -her daim- gücüme gidiyor diyerek yine psikoloğuma anlatmam gereken efkarımı buraya dökülmüşümdür; ve ‘haybin tezatlıklar ülkesi’ne bağlayarak konudan uzaklaşırım!)… Biletlerinin 24 Eylül’de satışa sunulacağı festivalin bu yıl bir de yeni bir bölümü var: Tamamı kadınlar tarafından yönetilen oyunların bir araya geldiği, sanat alanında kadın üretimini daha da görünür kılmayı amaçlayan: "Bu İşte Bir Kadın Var". Programın detaylarına Gazete Kadıköy sayfalarından ulaşabilirsiniz. 

Bu hafta kadrajımı aydınlatıp seyir halimin şekillenmesine sebep olan birkaç rotayı takdim edip huzurlarınızdan ayrılacağım. İBB Şehir Tiyatroları, Antik Çağ oyun yazarı Sofokles’in yazdığı, Sabahattin Ali’nin çevirdiği, Sinem Özlek’in dramaturgluğunu üstlendiği ve Engin Alkan’ın uyarlayıp yönettiği “Antigone” ile sezonu açtı. Alkan’ın yorumunu seyreylemek için ben de heyecan yapanlardanım. İkinci rota ise; Maximum Uniq Açıkhava’daki “BKM Yaz Etkinlikleri”. Şener Şen’in 40 yıl sonra aynı rolde sahne aldığı “Zengin Mutfağı”yla merhaba diyen etkinlikler, ayın sonuna kadar müzikten tiyatroya ve şovlara, kısaca kış ayına hazırlık minvalinde. Mesela, bir maniniz yoksa 23 Eylül’de, enerjisiyle izleyene boyut atlatan Ayta Sözeri’nin performansı ve 1 Ekim’deki Adamlar konseri kaçmaz! Levent, Sanayi Mahallesi’nde konuşlanan K! Kültüral Performing Arts, dördüncü sezonuna yeni oyunu “AB Uyumlu Aile” ile merhaba diyor. Metni yazan (incelikli tiyatro eleştirilerinden ve “Ev Yapımı”, “Yoğun Bakım Önlüğü” gibi oyunlardan ‘us’a aldığımız) Şenay Tanrıvermiş, yöneten ise (mekanın sanat yönetmeni ve kurucularından biri olan) Yağmur Yağmur. Malumunuz pandemi sürecinde pek çok oyun dijitale aktarıldı; Kültüral ekibi, bir farklılık katmış ve tek perdelik oyunu 6 farklı kamerayla çekmiş. “Bir Delinin Güncesi” ve “Hikayelerimiz”deki performansıyla dimağlara ‘mıh’ gibi kazınan (ve benim her daim oyunculuğunun ve kelamının hastası olduğum) Ayşe Lebriz Berkem ve (tiyatro sahasında yazar, yönetmen koltuğunda da ilgilere mazhar olan) Altuğ Görgü’nün rol aldığı oyuna genç kuşaktan da Merve Güran ile Dilara Mücaviroğlu eşlik ediyor. Metin, “AB Uyumlu Aile” adıyla üst çatısının koordinatlarını baştan çizerek seyircisini neyle hemhal edeceğinin yol haritasını veriyor aslında, fakat manidar bir soruyla da belleklerde antropolojinin yüzyıllardır fotoğrafladığı mevzuları masamıza sermeyi de ihmal etmiyor: “Üstümüze çöken çürümüş duvarların aynaladığı tek bir soru var artık: “Yaşam boyunca ‘gerçek bir değer’ hiç var oldu mu?” 

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.