Haftalık Bağımsız Gazete 17 Ekim 2019

Babalar ölür, sonra çocukları


Betül MEMİŞ

Betül MEMİŞ

Okunma 13 Haziran 2019, 16:33

“Hayvanları düşünmek ve okumak, kendimize dair düşünmek ve okumaktır da. Hayvanlar olarak düşünmek ve okumak, diğer hayvanlarla vücut bulmuş ve duygusal ilişkimize bizi mesafelendirmekten ziyade, birçokları -üstünde değil- arasında bir tür olarak yaşıyor olmanın daha hassas, alicenap ve mütevazı bir üslubu olarak vazife görür…” Bunu söyleyen İletişim Yayınları’ndan çıkan “Hayvan Kuramı”nın yazarı Birleşik Krallık Kent Üniversitesi’nin Modernist Edebiyat Bölümü’nde Öğretim Görevlisi Derek Ryan.
“Hayvan” ve “hayvanlık”ı teorik tartışmalar ışığında inceleyen yazar, bunu yaparken Nietzsche’nin materyalist ontolojisinden Donna Haraway’in feminist felsefesine; Freud ve Lacan’ın psikanalizinden Peter Singer, Tom Regan ve Martha Nussbaum’un ahlâk felsefesine; Martin Heidegger ve Maurice Merleau-Ponty’nin fenomenolojisinden Derrida, Deleuze ve Félix Guattari’nin postyapısalcı felsefesine; Carol Adams’ın vejetaryen kuramından Cary Wolfe ve Rosi Braidotti’nin post-hümanizmine uzanan disiplinlerarası bir yöntem izliyor, akademideki hayvan kuramının izini sürüyor.
Etçil ya da otçul olun fark etmez (zira nereden bakarsanız bakın hepsi canlı), yaşadığımız evrende, daha türünün adı konulmamış o kadar çok canlı ve organizma varken ve sistem gereği tüketim odaklı nefes alırken (ve tabii ki iki ayaklılar olarak da buna teşneyken) arada bir ‘düşünme(me)k’ edinimini eylemsel olarak yerine getirmeyi es geçmemeliyiz; misal, Ryan’ın bu kitabıyla şimdilik bulunduğumuz boyutta devam edebiliriz!

Bir askerlik hikâyesi: Kader Can“Babalar ölür, sonra çocukları… Bulut ölür, yağmur olur, insan ölür, toprak olur, rüzgar eser, kaya olur… Bundan da çok güzel rap olur… Bütün yollar denize ulaşır, bizde martılar çöplükte dolaşır… Balkonda beynine yersin kurşunu, bedenler hep yerlere yığılır…”
Bu haftanın kadrajını aydınlatan; 21 yaşında, Bağcılar’dan Ankara’ya uzanan, rap tutkunu bir gencin 12 aylık askerlik serüveni olarak tanımlanan “Kader Can”… Bu şarkı sözlerini kendi jargonunda söyleyen de oyunun kahramanı olan Kader Can... 90 dakika boyunca, tek dekor olan bir küpün yamacında, dört ana ve 15 yan karakterin karşılaşmaları arasında, “Kader Can”ın askerlik serüvenini, hatta öncesinde ve sonrasında yaşadıklarını izliyoruz.


Bu yıl, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği ve Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri’nde yılın en iyi ve en başarılı erkek oyuncusu ödülünü kucaklayan (ki sonuna kadar hak edilmiş bir performans, oyunculuğunun her daim hastasıyız) Deniz Karaoğlu’nun hayat verdiği oyunu kaleme alıp, yönetense; bugüne kadar yazdığı pek çok oyunla bellekte temiz odacıklar açan, oyuncu, dekor, grafik tasarımcı ve illüstratör olarak da tiyatrodan aşina olduğumuz Murat Mahmutyazıcıoğlu. “Kader Can” aynı zamanda (yine Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı ve ödüllere doymadığı) “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin”den sonra 2016’da kurulan BAM Tiyatro’nun ikinci oyunu… Oyunun müzikleri Ah! Kosmos, dekoru ise Gizem Bilgen’e ait.
“Kader Can, kabaca bir askerlik hikâyesi anlatır. 10 sene önceki askerlik anılarımdan, o sırada karşılaştığım bir karakterden yola çıkarak yazdım…” diyor oyunun yazarı. Bugüne kadar izlediğimiz Mahmutyazıcıoğlu hikayelerinden daha sade ve bir tık daha geride bir fotoğraf karşımızdaki. Yazarın, hayatın içinden yakaladığı insan hikayelerini, süslemeden yer yer direkt ama nostalji ve o şahsına münhasır butik havasını da es geçmeden ritimleştirerek hikayelendirmesi mevzusu, bu oyunda başka şekilde tezahür etmiş. En azından bende başka bir şekilde yansıdı diyebilirim. Bugüne kadar yazarın pek çok oyununu hatmetmiş bir izlek olarak naçizane diyebileceğim; baştan söylemeliyim oyunun çatısına diyecek yok! Lakin bir türlü derinleşemeyen ve bunun sonucu olarak da anlatılmak istenen her ne ise - metnin derdinin havada kaldığı hissiydi bende uyanan. Bir alt metin yahut bir mesaj (kaygısı) değil beklediğim ama, hani tadı muazzam olan bir lezzet vardır, fakat adını koyamadığımız bir şey eksik gibiydi deriz ya, işte o minvalde. Adından mütevellit aslında, belki de Kader Can bu anlattıklarının ya da bize yansıyanın da ötesinde başka bir şeyin peşindeydi, bunun cevabını ancak izleyip de verebilirsiniz. Zira ben birkaç yıldır, Peter Brook’un tiyatro mevzusu hakkında “niçin alkışlıyoruz, neyi alkışlıyoruz?” dediği yerdeyim. Şimdilik devam! Bu arada, oyunu 26-30 Haziran’da, Datça Tiyatro Festivali’nde izleyebilirsiniz.
Meraklısına not: Haziran’a iyi gider niyetine, ortaya karışık hemhalimizden temiz bir şarkı paslıyorum, belki alırsınız fona! Işığın Yansıması adlı bir grup vardı, tevellüdü eski olanlar hatırlayacaktır. Temelleri 80’lerin ikinci yarısında Uludağ Üniversitesi’nde atılan grup, adını Afşar Timuçin’in Işığın Yansıması şiirinden alıyordu; bu şiir, aynı zamanda grubun 25 yıl boyunca besteleyeceği şiirlerin de ilki olmuştu. Grubun rock ritimleri Afşar Timuçin, Özdemir Asaf, Orhan Veli, Cahit Külebi, Nazım Hikmet, Melih Cevdet ve Paul Eluard şiirleriyle buluşuyordu. Yıllar sonra aklıma geldi de bugünün fonu kendileri olsun istedim.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.