Haftalık Bağımsız Gazete 22 Ekim 2017

“Yolun Gölgesi” Haydarpaşa Garı’na düştü

Behçet Çelik

Behçet Çelik


Editörden

Okunma 09 Haziran 2017, 10:07

Behçet Çelik’in yeni öykü kitabı “Yolun Gölgesi” Can Yayınları’ndan çıktı. Çelik’le bir zamanlar yolculuklar kapısı olan Haydarpaşa’da 14 öyküden oluşan  “Yolun Gölgesi’ni, Haydarpaşa’yı ve edebiyatı konuştuk.

Edebiyatımızda yol ve yollardan bahsedilen hikâyeler, romanlar var. Ama siz “Yolun Gölgesi” derken başka bir şey demek istediniz galiba. Bu neydi? “Yolun Gölgesi” kimin, kimlerin üstüne düşüyor?

Kitaptaki bazı öykülerin ortak bir tematik çerçevesi olduğunu fark edince bu isimdeki öykünün adını kitaba da verdim. Bu, zevk için çıkılmış ya da insanı sevdiğine kavuşturacak yolculuklardaki yol değil, haklısınız. İnsanların mecbur bırakılarak düştükleri yolları kast ediyorum, yersiz-yurtsuzlaşmayı.
Tabii, buna insanların yerlerinden hiç kıpırdamadıkları halde yaşadıkları yerlerin tarumar olması nedeniyle ev ya da yuva duygusunu yitirmelerini de katabiliriz, hatta alışageldikleri gündelik hayatlarının işten atılmaları nedeniyle birdenbire altüst olmasını, bundan sonra ne olacak, nasıl olacak sorusunun üzerlerine amansızca abanmasını da; güvenlik duygusunun yitirilmesi de kendini bir yere ait hissetmemeye neden olur. Bununla birlikte, bu öykülerde bir-ikisi dışında yola düşenlerin değil, yola düşenlerin ne halde olduklarını, onların çektikleri sefaleti görenlerin, bunları görüp elinden bir şey gelmeyenlerin ruh hallerini yazmaya çalıştım. Milyonlarca insanın nereye varacaklarını bilmeksizin can havliyle yerinden yurdundan kopup yola düştüğü günümüz dünyasında onların altüst olan hayatları bizim ışığımızı da kesiyor, onların gölgesi bizim üzerimize de vuruyor, biz bunun çok farkında olmasak da.

Sokağa çıkma yasakları, kıyıya vuran ölü bedenler, yerinden yurdundan edilen insanlar… Haber bültenlerinde 30 saniye, gazetelerin 3. sayfalarında küçük puntolarla yer edinen bu hikâyeleri yazmayı neden tercih ettiniz?

Doğrusu bu hikâyelerden oluşan bir kitap düşünmüyordum, hatta yeni bir öykü kitabı da düşünmüyordum. Bir önceki öykü kitabım “Kaldığımız Yer” 2015 ilkyazında yayımlandıktan sonra kafamda başka şeyler yazmak vardı, ama 2015 yazından itibaren çok şey altüst oldu, ülkenin genel atmosferi yüz seksen derece değişti. Hayli karanlık, sıkıntılı, boğucu zamanlar geçirdik, geçiriyoruz. Bu dönemde elim de, zihnim de daha çok öykü yazmaya gitti. Bu öyküleri yazarken bile bir araya geldiklerinde bir kitap yaparım diye geçmiyordu aklımdan; olan bitenlerle, çevremdeki pek çok insan gibi beni de içine alan boşunalık hissiyle baş edebilmek için yazdım. Daha sonradan bu öykülerin az çok bir tematik çerçevesi olduğunu ve bir kitap hacmine ulaştığını fark edince kitap fikri doğdu.

Öykülerdeki kahramanların çoğu arada, arafta, çaresiz, yalnız ve biraz da küskün. Niye böyle? (Okurken hesaplaşma ve iç dökme için mi? Okur kendini yabancı hissetmesin diye mi?)

Öykü yazarken insanların ruh hallerini takip etmeyi seviyorum, anlık ruh hallerimizin çok daha geniş zamanlarda yaşananların bir sonucu, bir görünümü olduğunu sanıyorum. Öykü de yapısı itibariyle anlatılan bu an ile içinde saklı daha geniş zamanı birlikte görebilmek ya da sezebilmek için çok uygun bir tür. Son dönemdeki karanlık ruh hallerimizin peşinden gitmek istememin nedeni, bir yanıyla bu hali anlama çabasıydı, anlatmak, göstermek ya da paylaşmaktan çok, bu gibi ruh hallerinin içerisinde pek de farkında olmadığımız başka neler olduğunu görme çabası.

Genel olarak öykülerinizde bir “anlayana” hali var. Okuru zorluyor hem “ tam dur bakalım ne olacak” derken bir bakıyorsunuz öykü bitmiş”  hem de yazar burada ne anlatmış ya da ne anlatmak istiyor olabilir sorusunu insan sormadan edemiyor bu bilinçli bir seçim mi?

Her şeyin apaçık, adlı adınca anlatıldığı öykülerde okur edilgen bir pozisyonda oluyor; okuma uğraşı da yazarın aktardıkları almaktan ibaret kalıyor. Oysa bazı metinler boşlukludur ve okurun da etkin, hatta yaratıcı katılımına gereksinim duyarlar. Beri yandan, bu boşlukları kendi deneyimlerimiz, tanıklıklarımız ya da hayal gücümüzle tamamlar ya da metni var eden ayrıntıları birbirleriyle bağlantılandırırken o metni daha içeriden duyumsamaya başlarız. O metnin içine dalıp kendimizi kaybetmek değil söylemeye çalıştığım, tam tersine, bu sayede tuhaf bir biçimde kendimizi bulmamız ya da kovalamamız daha mümkün.

Bir zamanlar binlerce yol hikâyesinin başladığı ya da bittiği Haydarpaşa Gar’ındayız. Buradan başlayan ya da burada son bulan yolculuklarınız olmuş muydu? Bahseder misiniz?

Tabii. Üniversite öğrenciliğimden itibaren uzun yıllar boyunca Ankara’ya Haydarpaşa’dan kalkan Mavi Tren’le gidip geldim. Kardeşimin ve yakın arkadaşlarımın orada olması nedeniyle sıkça giderdim o zamanlar.  Ayrıca eşim (o zamanlar evli değildik) bir dönem Konya’da çalıştı, o zamanlar onu buradan yolcu eder ve buradan karşılardım. Bunların yanı sıra on üç yıl Kızıltoprak’ta yaşadım, banliyö hattı günlük olarak değilse de sıklıkla kullandığım bir hattı. Özellikle akşamları vapurdan Haydarpaşa’da inip banliyö trenine binmek eve varmak hissi verirdi. “Herkes Kadar” adlı öykü kitabımdaki iki öykü tren yolculukları hakkındadır. Biri uzun yol, öbürü banliyö trenleri… Eskiler hatırlar, Haydarpaşa Garı’nın ön tarafında bir kahve vardı. Üniversitedeyken arkadaşlarımla sıklıkla oraya gelirdik, ders çalışmak için buluşur, sohbet ederek denizi seyrederdik, başımızı sola çevirip Kadıköy’e sağa çevirip tarihi yarımadaya bakardık.

Tam da “Yolun Gölgesi” çıkmışken burada tarihi bir garda Kitap Günleri’nde olmak nasıl bir duygu?

Haydarpaşa Garı’ndaki kitap günlerine sadece bir okur ya da yazar olarak değil, garı ve trenleri görecek olmanın heyecanıyla da geliyorum. Anadolu Yakası’nın, Kadıköy’ün böyle kitap etkinliklerine, mesela bir sahaf fuarına da çok ihtiyacı var, Beylikdüzü çok uzak; ama öncelikle buranın gar olarak kalmasına ihtiyacımız var. Şimdi siz sorunca fark ettim, bu kitaptaki öykülerde yoldan söz ederken demiryolu pek geçmemiş aklımdan, oysa geçmişteki zorunlu yolculukları, sürgüne gönderilmeleri düşündüğümde daha çok trenler, demiryolları gelir gözümün önüne. Bu aslında çok normal, gündelik hayatımızda yeri kalmadı trenlerin. “Kitap Günleri”ne gösterilen ilginin Kadıköylülerin kitaplara, kültüre ve sanata düşkünlükleri kadar, Haydarpaşa’nın gar olarak kalması talebiyle ve trenlere duyduğumuz özlemle de yakın bağı olduğunu sanıyorum.

Uzun zamandır Kadıköy’desiniz bu yüzden “Kadıköylü bir yazar” desek yanlış olmaz, peki Kadıköy’ü birkaç satırla anlatmak isteseniz ne yazar ne söylerdiniz?

Kadıköy’deki yerleşikliğim otuz yılı geçti. Pek birkaç satıra sığacak gibi değildir Kadıköy, ama şunu söyleyebilirim. Bana öyle geliyor ki Kadıköy’deyken ne merkezde ne çevredeyiz, ama aynı zamanda insanın kendisini hem merkezde hem çevrede de hissedebileceği ender yerlerden biri Kadıköy’dür. Kocaman bir metropolün hem içinde hem kıyısında kimi dinamikleriyle hâlâ taşralı ama insanın evrensel olanla kucaklaştığını da hissedebileceği bir yer. Ne var ki giderek metropol burayı da yutacak gibi, o göğe bir kama gibi dimdik yükselen gökdelenler, rezidanslar bunu hissettiriyor bana.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.